24 Nisan 2011 Pazar

Mutluluğun Resmi 2: Çay ve Poğaça

     Kaşınıyorum fena halde. Kaşıntı bir haşere gibi elbisemin içinde dolaşıyor. Bacağımdan omuzuma, ordan sırt bölgesine geçiyor. Uyuz olmadım, biliyorum. Çünkü dün akşam kaşınmıyordum ve daha bu sabah keselene keselene yıkandım. Stresten kaşınıyorum zannımca, evet stresten. Bir melanet gibi üstüme çökmüş tembellikten dolayı sürekli ertelediğim, bir türlü çalışamadığım yarınki  sınavın stresinden kaşınıyorum.  Her sınav haftasında en az bir iki gece kaşıntı tutar böyle. Saat gece sıfıra yaklaşıyor ve hala hangi üniteye ağırlık vereyim diye tereddütteyim. Sınav sabahın dokuzunda ve sorumlu olduğum dört tane ünite var. Önümde çok çalıştığımın alameti olan büyük bir kahve lekesiyle kaplı, kısım kısım sayfaları ters çekilmiş power electronic kitabının fotokopisi duruyor. Bir o üniteye bakıyorum bir bu üniteye. Evirip çeviriyorum, olmuyor. Keşke kafamı yarıp içine kitabı koyma imkanım olsaydı, ne güzel olurdu. İlk gençlik yıllarımda aşık olup bir güzelin kemendine takılmışken bile  muhayyilem bu tür ümitsizliklere tevesül etmezdi. Ama insanı bu hale getiriyor işte bu bölüm. Olmuyor nihayetinde. Şimdi yatsam gece ikide kalkıp ilk horoz ötene kadar çalışsam, kitabı yalayıp yutarım. Bu düşünce biraz ümitlendiriyor beni. Ve ikiye kurup saati uyuyorum...

   Ama uykuda bile kurtuluş yok ki şu haşereden. Uyuz dersin uyuz hocası gudik ingilizcesiyle ‘’wake up guy, never come my course to sleep!’’ deyip uyandırıyor beni saat ikiye varmadan. Sırtımdaki haşere uyutmuyor beni. Mutfağa geçip su kaynatıyorum kahve içmek için. Şeker bitmiş. Şekerliğin dibindeki katılaşmış şekeri kazıyorum elimde kürek misali cay kaşığıyla gecenin bir vakti. Bir an Sibirya’da kürek mahkumu olmak şu bölümde okumaktan daha tatlı geliyor bana. Şeker kazınmayınca ben de kaynamış suyu şekerdanlığa dökerek hazırlıyorum kahvemi. Kahve keyfinden sonra tekrar geciyorum lekeli kitabın başına. Tam bir saat yerimden kalkmadan calısıyorum. Tam ısınmışım, herşey güzel gidiyor, derken, en önemli sayfası eksik çekilmiş fotokopinin. Sinirlerim altüst oluyor.  En iyisi uyku. Yoksa saçım aklaşacak sabaha kadar. Bari saçımı kurtarayım. Yarı ölüm demek olan uykuya dalıp yarı intihar ediyorum bir nevi. 

   Sabah beş altı kez ertelediğim telefonun alarmıyla uyanıp alelacele tramway-otobüs yaparak yetişmeye çalısıyorum sınava. Şeytan yolda sürekli dürtüyor beni ''rapor al rapor!'' diye. Okula varır varmaz kendimi en huzurlu mekana, kantine atıyorum. Girer girmez bir masanın etrafında hararetle çalışan dört beş arkadaşı fark ediyorum. Uzaktan selam vererek geçiyorum, yanlarına yaklaşmıyorum bile. O kadar çalıştım, şimdi kafamı karıştırmasınlar. Köşede başka bir arkadaşın kukumav kuşu gibi düşündüğünü görüyorum. Belli ki ona da ümitsizlik sirayet etmiş. Diğer bir köşede çancının biri bir şeyler tıkınıyor çalışkanlığının kendisine verdiği rahatlıkla. Hepsine uzaktan selam vererek, kantindeki kalabalıkları yararak  derhal kendime çay-poğaça alıyorum. Mutluluk anı yaklaşıyor, ben heyecanlıyım. Sevinçten paranın üstünü unutuyordum az kalsın.

    İlk lokmasını ağzıma aldığım andan itibaren poğaçanın enfes tadı, beni içinde bulunduğum sınav haftasının, dün gecenin bütün buhranlarından kurtarıyor. Çay ve poğaça, asırlardır ayrı kalan birbirine tutkuyla bağlı iki sevgili, ve benim ağzımda buluşuyorlar. Onların mutlulukları ruhuma sirayet ediyor. Kızgın güneşin kumunu kavurduğu ıssız çöl, nehirlerin geçtiği yemyeşil vadilere dönüşüyor her lokmada. Ne geçmişin ne de geleceğin endişesi kalıyor. Üstelik azalan marjinal fayda kanunu tersine işliyor. Yedikçe artıyor marjinal faydası her lokmanın.  Herşey çok güzel ve üç beş harikapişe dakika geçiriyorum. Tek sıkıntı çay ve poğaçadan birinin diğerinden önce  bitmesi. Çünkü birinden bir gıdım arta kalsa kantinden eşini alıp devam ediyorum ve bu bir zincirlemeye sebep teşkil edecek kadar tehlikeli. Sınavı kaçırabilirim mesela. Ama birinci sınıftaki yanılgılarım çok şey öğretti bana. Bu konuda tecrübeliyim. Diyebilirim ki şu fakültede en iyi öğrendiğim şey, çay- poğaça tüketimi ve zaman arasında bir sinerji oluşturmaktır. Bizimkiler okulda elektrik döşemeyi, ampül çevirmeyi  öğrendiğimi sansınlar ben burda mutluluğun esrarını çözüyorum...
  
  Sınava gireceğim sınıfa doğru yol alıyorum  mutluluğu elde etmişliğin verdiği vakur ve müsterih bir edayla. Stresinden uykularıma kabusların girdiği o çok önemli sınav, hayatım boyunca girdiğim yüzlerce sınavdan bir tanesi oluveriyor.

16 Nisan 2011 Cumartesi

Mutluluğun Resmi : Nisan Yağmuru

   Mutluluk çok tuhaf bir kavram bence. Çünkü insan çabası ile elde edilebilen birşey değil. Yani belli bir teorisi yok. Sanırım biz insanların mutlu olmaya çalışırken en çok yanıldığı nokta burası. Kendisine bir hedef koyup, şunları şunları elde edersem mutlu olurum derken aslında mutluluğa giden kesin bir yol çizmiş olmuyor insan. Hayatta bütün şartlar mükemmelken mutsuz ve bütün şartlar kötünün ötesindeyken de mutlu olunabiliyor zira. Mutluluğu oluşturan şartlar  genel olarak kişiye özgü ve daha çok ruh haliyle ilgilidir aslında. Bazen bir nefeslik zaman diliminde yakalarız mutluluğu. Bazen uzun, karmaşık bir süreç sonunda onu elde ettiğimizi fark ederiz. Ama herkes bir şekilde az veya çok yaşar onu. 
 
   Nisan, ayların en tatlısıdır bence. İstesem de istemesem de bu ayda mutluluğu yaşarım muhakkak. Hele güneşin kararsız bulutların arkasında nazlı nazlı saklambaç oynadığı günlerde...  Günün erken saatlerinde masmavi gökyüzü bir ferahlık katar içine  ve sonra bulutlar şenlik için yavaş yavaş doldurmaya başlarlar meydanı. Müşfik bir eda ile ama kesik kesik parıldayan güneş onlara ayak uydurur. Sonra aniden kaybolur. Bulutlar somurtmaya başlar. Bir ciddiyet kaplar her tarafı  ve gerilirsin hafiften. ‘’Herşey iyiydi, güzeldi ne oldu birden?’’ diye sorar, bir tedirginlik yaşarsın. Ama bütün bunlar, kısa bir süreye derinlikli bir mutluluk sığdırmak için birer uğraştır. Çünkü gerilimli dakikalardan sonra, birden bastıran bir kırkikindi yağmuruyla ruhuna sihirli bir el dokunmuş gibi olur. Yağmurun bitmesini beklemeden, güneşin meraklı bakışları aydınlatır yeryüzünü. Bu meraklı bakışlar, mutluluk resminin son ve en önemli fırçasıdır aslında. Bu son fırçayla rengarenk bir halka ince kollarıyla gökyüzünü kucaklar. Bütün bu görsellik insan ruhunda enfes izler bırakır. Bir de hafiften toprak kokusu yayılınca etrafa, yanık yanık öten bütün neylerin sesi kesilir. Çünkü vuslat gerçekleşmiştir. Geçmişle ve gelecekle bütün bağlar kesilir. Bütün sıkıntılar, problemler anlamını yitirip etkisini kaybeder. Doğada oluşan değişim bir mutluluk koridoru oluşturur ve ulaşırsın O’na. Belki farketmezsin ama O’nu hissedersin, vuslatın tadını çıkarırsın.  Ne yazık ki bu durum kısa sürer ve tekrar geleceğin ve geçmişin zincirleriyle bağlanırsın zaman çizgisine.

    Nisan ayının tam ortasındayım. Ayın başında ‘’keşke her günün içine bir otuz  gün daha sığsa da uzun uzun yaşasak bu ayı.’’ diye düşünürken, hala baharı farketmiş değilim bu soğuk memlekette. Hava hep somurtkan bulutlarla kaplı ve genelde soğuk. Dışarı çıkası bile gelmiyor insanın. Gerçi  ümitvar olmak lazım, en azından bundan sonrası için.

 
  

31 Mart 2011 Perşembe

Bir Sır Olarak Saklıyorum Seni

      Biliyorum çok garip, neden sana yazıyorum ki? Belki de sana yazıyor olmamdan, yazdıklarımın tuhaflığından ürperiyorsundur, ben bile ürperiyorsam. Gönderileceği adresi belli olmayan bir mektup yazar gibiyim bir bakıma. Yazdıklarımı okuma ihtimalin yok, biliyorum. Ancak öte tarafta karşılaştığımızda sana yazılmış olduğu için okuma ihtimalini göze alarak yazıyorum. Yalnızlığımı sana yazıyorum. Yok yok garipseme beni, zira yalnızlık ülkesindeki bir mülteci için garipsenmemeli bu tavır!
 
     Siyasi mültecilerin sığındığı kuzey ülkelerine benzeyen bir yalnızlık, seni sen olduğun için, her şeyine rağmen kabul edebilecek kadar demokrat, ancak soğuk. Baharın pek uğramadığı bir yer gibi. Özgürlüğünü doyasıya yaşıyorum kendim olabilmenin. İstediğimi konuşabiliyorum istediğim dilde. Dinleniyorum can kulağıyla büyük bir sessizlik içinde ve bütün seslerini işitebiliyorum ruhumun. Her şey beni anlıyor, anlaşılmak istediğim gibi hem de. Birilerinin umursamazlık girdabının yutmuş olduğu bazı hislerin yeniden, daha farklı ve tazelenmiş olarak yeşerdiği ruhumun bereketli topraklarıdır yalnızlık. Bir ihtiyaçtır çoğu zaman. Günlerce odamdan çıkmıyorum. ’Yeraltında’ bir sıçan gibi yaşayıp,  melankolik ‘notlar’ tutuyorum. Bazen bomboş gözlerle saatlerce duvara bakıp şöyle diyorum kendi kendime; ''Dışarıda başkalarının bana çizdiği rolü oynayacağıma, kendi yeraltımda tembel tembel otururum daha iyi.'' Öğrenciymişim, Fundamentals of control systems diye bir ders varmış. Kimin umurunda? Bunlarla uğraşmayı ben seçmedim ki. Hepsi toplumun, sosyal düzenin bana biçtiği rolde akıp giderken muhatap olmak zorunda kaldıklarım. Kendimi ifade edebilmem için başka yöntemler kabul etmeyişlerinden dolayı seçmek zorunda olduğum çizgi. Zaten vicdanım sızlamasa ders çalışacağım da yok.  Yine de dışarı çıkıyorum bazen. ''Dış dünyaya, bu şehre, sokaklara neden küseyim ki'' diyorum. Yorgunluk nedir bilmeden saatlerce yürüyorum. Adımlarımın ritminden kaldırımlar ruh halimi çözüyor. Yağdığında her tanesi bir arkadaş gibidir yağmurun. Ama hep sönüktür bütün ışımaları güneşin ve hep soğuk. En kalabalık caddelerden geçerken etrafımda hayaletler gelip geçiyor. Bazen de aklıma takılmıyor değil şu soru; Acaba hayalet ben miyim?

      Yılların eskitemediği bir mesele kurcalıyor zihnimi: Sen kimsin, nesin? Sana olan duygularım için  insanların bana öğrettiği kelimelerde, kavramlarda bir  tanımlama bulamadım henüz. Kendim de bu hisleri tarif edecek bir tanımlama üretebilmiş değilim. Hayır! Doğru değil söylediklerim. Biliyorum aslında. ‘’Ne hiç kimsesin ne de hiç bir şeysin.’’ Biliyorum aslında her şeyi bakma sen, bilmezlikten geliyorum. Bir sır olarak saklıyorum sana dair bütün tanımlamaları. Bir sır olarak saklıyorum betimlenemez hislerimi. Gönlümde bir sır olarak saklıyorum, deryadan bir damlayı yüreğime serperek sonsuz deryayı, kendisini bana tanıttıranı.   

19 Mart 2011 Cumartesi

Mutluluk Veren Bilgi!

    Mutluluğa ulaştıran bilgi anlamına geliyormuş Kutadgu Bilig. ''Akıl senin için yeminli bir dostur.''  sözünü  görünce kitabın arka kapağında, açıkçası heyecanlanmıştım. Ama kitabı okumaya başlayınca bütün heyecanım  kayboldu. Çünkü Yusuf Has Hacib’in yazıp kendi döneminin hükümdarına (1070 civarı) sunmuş olduğu  bu kitap, içi bol bol öğütlerle  kılıflanmış yağcılık dolu bir kitap olmaktan öteye geçmemiş. Bir nevi  ‘Kelile ve Dimne’ özentisi  ile yazılmış ama ordaki özgünlüğün yanından bile geçmiyor. Kitabın girişinde de şöyle bir soru var; ''Ellili yaşlarında taşradan merkeze gelmiş bir adama devlet içinde önemli bir mevki kazandırmış bu eserin önemi deydi?'' Kitabı okuduktan sonra cevabı bulabiliyorsunuz tabi.
 
   Kitapta baştan sona iyilikten,güzellikten,iyi yüreklilikten,erdemden,ahlaklı ve inançlı olmanın öneminden bahsedip öğüt veriyor ahkam kesiyormuşçasına. Ara ara  padişaha övgüler yağdırılıyor. Kitabı okurken kasvetle doldum. Bin yıl önce yazılmış tarihi bir kitap olmasa okunmaya değmez. Kitaptaki öğütçü yağcı olduğu gibi  bir o kadar da çok bilmiş bir vakanüvisin  edasına sahip. Bu özelliklerini   kamufle etmek içinse, bir nevi kendini meşrulaştırmak için, durmadan dinden,iyilikten,güzelliklerden bahsediyor. Zaten öğütçünün zihninin problemli olduğunu anlamak için padişahın,hizmetçinin, ya da saraydaki herhangi bir görevlinin yüzünün güzel olması gerektiğini düşünmesi yetiyor. Yok efendim padişaha içmek için birşeyler sunan hizmetçinin yüzü güzel olursa padişah daha iştiyakla içermiş içeceğini. Ne kadar itici bir bakış açısı değil mi?  Hatta kitaptan birkaç örnek vereyim de daha iyi anlaşılsın ne demek istediğim.

''Soyu iyi olan insan iyi olur.''
'' Hacib,yani padişahın öğütçüsü veya danışmanı, hükümdarın sözünden çıkmamalıdır.Her aklına geleni söylememelidir. Uyanık olmalıdır.''
 '' Başını korumak istersen beylere söylenmemesi gereken sözleri sen söyleme.''

     Yani, daha açıkça ifade etmek gerekirse, bol bol yağcılık yap, öv, yücelt ve ayrıca hükümdarın kalbinin iyilikle dolu olduğunu söyle. Haklı davrandığında bunu diline dola, hep anlat. Haksızlık yaptığında ise başını korumak istiyorsan sus, görmemiş gibi davran! Sukutu hayale uğrattı beni Yusuf Has Hacib.

7 Mart 2011 Pazartesi

Benliğin Esrarı*

     Bütün olumsuzluklarına rağmen kendisini sevdiğim  arkadaşım bu başlığı gördüğünde egoma yönelik yaptığı eleştirilere! karşı kendimi müdafaa etmeye çalıştığımı düşünecektir muhtemelen.  Ve tabi doğru düşünecektir çünkü böyle yapacağım. Umarım yazıyı okuduktan sonra kendisi mutmain olur. Her ne kadar daha önce kendisine, mütevazı görünüp egosunu şişirip şişirip saklayan hatta dev bir egoist olduğunun farkına varmayıp tevazuunun doruklarında yaşadıklarını düşünenlerinkine benzer bir hareketle, yani bir mugalâta ile, fakat aslında onların yaptığının aksine  ‘’Egomu şişmiş gibi gösterip içimdeki dervişi saklamaya çalışıyorum.’’ demiş olsam da tamamen doğru değildi bu söz. Evet, enaniyetim var. Olması da lazım çünkü benlik dediğimiz şey ‘ben’ olduğu için vardır. İnsanın bir benliğinin olması değil olmaması tuhaf karşılanmalıdır. Mesele benliğin olup olmaması değil benliğimize karşı tutumumuzla ilgili. Yani sorun,  bir müstekbir (arkadaşımın deyimiyle ekâbir) gibi kendi benliğini diğer benliklerden üstün görmekten, sürekli onu beslemeye yönelik hareketler yapmaktan kaynaklanıyor. Bütün olumsuzluklarına rağmen kendisini sevdiğim arkadaşım bilmelidir ki egoma yönelik yaptığı bütün eleştirileri zaten kendime çok önceden (daha beni tanımadığı zamanlar kadar önce) beri yapmış bulunmaktayım. Kendi benliğime yönelik yaptığım eleştirilerden çıkardığım naçizane fikirleri paylaşmayı da egomun şişmiş olduğunun alameti olarak düşünecektir muhtemelen. Ve tabi yanlış düşünecektir böyle yaparsa.

    Benlik duygusu, insanın sahip olduğu, insanı neşelendirebilen çok küçük sevimli bir hayvan gibidir. Onu dengesizce besleyip büyüttüğünüzde, iğrenç kokulu, vahşi bir canavara dönüşür. Siz onu besledikçe büyür, doymak bilmeyen bir hale gelir ve en sonunda insanın karakterini hatta ruhunu yemekten geri durmaz. (Çok karaktersiz insan tanıdım egosu ruhlarıyla beslenen ama doymayan.) Bir insan söyledikleri doğru olsa da kendisini övdüğünde her zaman itici gelir. Neden? Çünkü kendi benlik canavarından gelen kötü kokular ve bizim benliğimizin bir başkasının kendisini övmesine tahammülsüzlüğü var. Üstelik her ne kadar benliğimizin şişirilmesi bizi mutlu ediyor görünse de bu mutluluk ancak yalancı bir ateşin ısıttığı kadar ruhumuzu ısıtabilir ve aslında insan, egosunu tatmin etmenin kendisini mutlu etmediğini fark ettiğinde gerçek manada mutlu olmaya başlar. Eğer mutluluk kaynağını egosuna bağladıysa insan, dış etmenleri, başkalarının kendisiyle ilgili ne düşündüğünü gibi, referans alır kendi mutluluğu için. Buna karşın, iç 'parametreleri' referans alırsa kişi, ruhunu huzura erdirecek sevgi veya benzeri müspet hisleri kullanmaya başlar ki herhangi bir beklentiden, hayalin gerçekleşmesinden bağımsız olarak mutlu olmasını bilir. Başkalarının övgüsünde mutluluğu aramaz, başkalarının yergisinde de mutsuzluğu yaşamaz. İnsanın benliğini her şeyin merkezi haline getirmemesi gerektiği gibi, ifrattan uzak durarak, makul, mantıklı bir şekilde benliğini  tatmin edebilmesi de lazımdır. Çünkü insanın kendi nefsine karşı da sorumluluğu vardır.

   İnsanlar çevresine itici görünmemek için elinden geldiğince egosunun etkisini yok etmeye, bunu tam olarak yok edemediğini fark ettiğinde ise gizlemeye çalışır. Ama canım dostum ben sana karşı dürüst ve samimi olmaya çalıştığım için şişik olmasa da egomu fark ediyorsun ve beni kendini beğenmiş biri olarak görüyorsun. Tabi ben de ustaca  egomu kamufle edebilirdim eğer ki kendini beğenmişlerden, müstekbirlerden, egoistlerden nefret ettiğim kadar yapmacıklıktan da nefret etmeseydim.

Not: Başlık bilge ve müttaki insan Muhammed ikbal'in Esrar-ı Hodî adlı eserinden alıntılanmıştır.

26 Şubat 2011 Cumartesi

Yok!


  ‘’Yok’’ dedi soğuk, zorlama bir tebessümle. Yok. Çok küçük bir zaman diliminde kırpmak için kapatırken gözlerimi, oluşan karanlıkta, büyük harflerle yazılmış ‘’YOK’’ sözcüğü büyüyerek yaklaşıp çarpıyordu ruhuma. Bu sözcüğü hiç böyle canlı hissetmemiştim. İlk kez duymuştum, lügatime yeni girmişti sanki. Yok. Hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim kendimi demiyeceğim ama çaresizliğimin böylesine tek bir sözcükle ifade edildiği de çok nadirdi. Tekrar açıldığında gözlerim, gözlerine bakarak ''herhangi bir isteğim, beklentim yok senden, sadece konuşmak istiyorum seninle fazla zamanını almadan.'' dedim. Ama tekrar ''Yok'' dedi nazik olmaya çalışarak. 'Yok' sözcüğü tamamıyla çakılmış oldu bir çivi gibi zihnimin tam ortasına. ''Tamam.'' dedim sitem etmeye hakkım olmadığını bilerek ve hafifçe tebessüm ederek yanından ayrıldım. Neden dinlemedi ki beni? Onu yormayacaktım, sıkmayacaktım. Ona sadece başımdan geçen küçük bir hikaye anlatacaktım.
  
    On onbir yaşlarında küçük bir çocukken, eve dönmek için komşunun evinin önünden geçtiğim sırada yerden bana doğru birşeylerin kıpırdadığını farkettim. Dönüp baktığımda kapandan kurtulmak için kanatlarını çırpan bir serçe gördüm. Minik bacakları kan içinde kalmıştı. Kapan, komşunun çocuğu olan arkadaşıma aitti ve o farketmemişti  yakalamış olduğu avını. Hemen serçeyi kurtarıp eve götürdüm. Avuçlarımdaydı. Avuçlarımı biraz gevşetsem uçup gidecek, sıksam o narin canı yanacaktı. Ayağı kanadığı için  onu hemen serbest bırakamazdım.Çocuk aklımla tedavi etmeye çalıştım. Bir bezle ayağının kanayan yerini bağladım. Küçük kalbinin  korku, heyecan ve özgür olma  ümidiyle nasıl çarptığını hissedebiliyordum. Kalbinin çarpıntısı avuçlarımdan  ellerime, oradan tüm vücuduma ve kalbime yayılıyor gibiydi. Öyle ki onun hissetiklerini hissediyor gibiydim. Durumunun iyiye gittiğine kanaat getirdikten sonra göğe doğru fırlattım. Uçup gitmişti. Ama ben, onun kalbinin çarpışının etkisinde kalmıştım. Öyle ki o günü ve o hissi asla unutmayacaktım.

   Eve döndüğümde o çivi hala duruyordu zihnimde çakılı olarak. Önce mazoşitçe bir yaklaşımla zevk almaya çalıştıysam da çiviyi derhal çıkartmayı uygun gördüm. Çıplak ellerimle çıkarır gibi saatlerce uğraştım o çiviyi çıkartmaya. İki buçuk saat aralıksız kitap okuduktan sonra son bir hamleyle çekip yerinden çıkarttım.Yarası derin miydi? Bilmiyorum çünkü hemen uyukuya dalmıştım. Sabah uyandığımda, uzun bir müddet akşamdan kalma yarayı aradıysam da bulamadım. Hiçbir iz kalmamıştı. İlginç.
    

26 Ocak 2011 Çarşamba

Herkes İyiyse Kim Kötü?

   İnsan çok ilgiç bir mahluk vallahi. Belki de daha ilginç olanı bir insan olarak insanı ilginç görmemdir, yani benim için sıradan olması gerekeni ilginç görmem. Bunu düşünüyor olmam da bir başka ilginçlik! İlginç gelmemesi gerekirken sıradan olan, neden ilginç geliyor bilmiyorum ve buna  takılıp da kafa patlatacağım yok tabi. Ama uzun zamandır  sanki bana insanın bir başka ilginç yönünü göstermek için can atıp duran, üzerinde düşünülmek için durmadan  zihnimi kurcalayan bir mesele var. Nedir bu mesele? Neredeyse karşılaştığım her insan sitem ediyor. Evet evet sitem ediyor.Neresi ilginç ki bunun diye sorulabilir. Zaten bana da ilginç gelen kısmı sitem etmesi değil insanın.

    Mahelledeki bakkaldan, facebookta haber bülteni gibi paylaşım yapan arkadaşa, gazetedeki köşe yazarından, elindeki telefonla kendi müzik zevkini topluma dayatan apaçi arkadaşa kadar, sürekli birileri birlerinin sevgisizliğinden, vefasızlığından, anlayışsızlığından, duyarsızlığından, yani kısacası kötülüğünden yakınarak, kendisine de bir melekmişçesine, iyi bir insan profili çiziyor. Hele ruhları aşkın en tatlı şerbetinden içmiş aşk ustaları var ki bunlar  talihsizce aşktan anlamaz, kıymet bilmez, taş kalpli birine tutuldular mı manzaraya yürek dayanmaz. Oraya buraya yazdıkları, kendi sitemkarlıklarını  en iyi ifade eden  edebi!! sözlerden bir kaçını örnek göstererek bu dervişlerin ruh hallerini daha iyi görebiliriz aslında. Bu sözlerden bir kaçını görünce, ulan ne zalimler varmış diyesi geliyor insanın. Birisini seversin, arkadaş olmak istersin yahut karşı cinse aşık olursun. O kişi için belki de canını verirsin. Gel gör ki o canını verdiğin sevgili seni kesip çöpe attığı tırnağı kadar umursamaz. Bunu yaparken ne kadar  da insafsızdır değil mi? Tonlarca arabesk şarkı üretebilrsiniz artık. Ama dikkatimizden kaçan ve insanın ilginçliğine ilginçlik katan bir durum var ki bir sevgiliyi, arkadaşı canını verecek kadar seven, zerre kadar karşılık bulmadığı için durmadan sitem edip bülbül gibi öten  bu yürekli, anlayışlı, hisli,hatta bu melekten farkı olmayan insan, bir başkasının insafsızı, vefasızı, taş kalplisi olabiliyor.
 
     Bir de ilk dinlediğinizde farklı devirlerden buraya ışınlanmış olabileceğine kanaat getirdiğimiz insan tipi vardır ki sürekli yaşadığımız devirden şikayet eder durur. Ne ister ki bizim devirden anlamıyorum. Sürekli  ‘’bu devirde insana güvenilmez’’ ya da  ‘’bu devirde dürüst olursan kaybedersin’’ türü ifadelerle hakaretler yağdırırlar devrimize!  Ee bu devirde sen yaşıyorsun demek lazım belki de. Muhtemelen  bir başkası da bu tip insanlar yüzünden yaşadığımız güzel çağa sitem ediyordur. Hele bazı zamanlar toplu sitemler başlayınca, çevremdeki herkes kendi hayatlarını zehir eden bu kötülere sitem edince bunalıyor gibi olurum. O zaman bazı sorular sormadan edemiyorum tabi. Kimdir bu kötüler,nerelerde yaşarlar, ne yerler,ne içerler? Kimse kötü olduğunu itiraf etmiyorsa acaba bu kötüler sitem etmeyenler olabilirler mi? Zamanın birinde bu soruya cevap ararken, art arda seyrettiğim iki sahneyi birleştirdiğimde cevabı buldum. İki sitem sahnesini birleştirdiğimde, iyi insan ve kötü insan keşişmişti. Yani iyi ve kötü aynı kişiydi.  Biraz afallamıştım doğrusu. Ama durum böyleydi. Sonra kendimi iyilik ve kötülük ölçeğinde değerlendirirken bir de baktım ki kendimde de aynı durumu görüyorum. Demek ki aynı zaman ve mekan içerisinde insan hem  iyi hem kötü olabiliyormuş farklı pencerelerden bakıldığında. Yani insan hem iyi hem de kötü olabilcek kadar ilginç bir mahluk vallahi.