26 Şubat 2011 Cumartesi

Yok!


  ‘’Yok’’ dedi soğuk, zorlama bir tebessümle. Yok. Çok küçük bir zaman diliminde kırpmak için kapatırken gözlerimi, oluşan karanlıkta, büyük harflerle yazılmış ‘’YOK’’ sözcüğü büyüyerek yaklaşıp çarpıyordu ruhuma. Bu sözcüğü hiç böyle canlı hissetmemiştim. İlk kez duymuştum, lügatime yeni girmişti sanki. Yok. Hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim kendimi demiyeceğim ama çaresizliğimin böylesine tek bir sözcükle ifade edildiği de çok nadirdi. Tekrar açıldığında gözlerim, gözlerine bakarak ''herhangi bir isteğim, beklentim yok senden, sadece konuşmak istiyorum seninle fazla zamanını almadan.'' dedim. Ama tekrar ''Yok'' dedi nazik olmaya çalışarak. 'Yok' sözcüğü tamamıyla çakılmış oldu bir çivi gibi zihnimin tam ortasına. ''Tamam.'' dedim sitem etmeye hakkım olmadığını bilerek ve hafifçe tebessüm ederek yanından ayrıldım. Neden dinlemedi ki beni? Onu yormayacaktım, sıkmayacaktım. Ona sadece başımdan geçen küçük bir hikaye anlatacaktım.
  
    On onbir yaşlarında küçük bir çocukken, eve dönmek için komşunun evinin önünden geçtiğim sırada yerden bana doğru birşeylerin kıpırdadığını farkettim. Dönüp baktığımda kapandan kurtulmak için kanatlarını çırpan bir serçe gördüm. Minik bacakları kan içinde kalmıştı. Kapan, komşunun çocuğu olan arkadaşıma aitti ve o farketmemişti  yakalamış olduğu avını. Hemen serçeyi kurtarıp eve götürdüm. Avuçlarımdaydı. Avuçlarımı biraz gevşetsem uçup gidecek, sıksam o narin canı yanacaktı. Ayağı kanadığı için  onu hemen serbest bırakamazdım.Çocuk aklımla tedavi etmeye çalıştım. Bir bezle ayağının kanayan yerini bağladım. Küçük kalbinin  korku, heyecan ve özgür olma  ümidiyle nasıl çarptığını hissedebiliyordum. Kalbinin çarpıntısı avuçlarımdan  ellerime, oradan tüm vücuduma ve kalbime yayılıyor gibiydi. Öyle ki onun hissetiklerini hissediyor gibiydim. Durumunun iyiye gittiğine kanaat getirdikten sonra göğe doğru fırlattım. Uçup gitmişti. Ama ben, onun kalbinin çarpışının etkisinde kalmıştım. Öyle ki o günü ve o hissi asla unutmayacaktım.

   Eve döndüğümde o çivi hala duruyordu zihnimde çakılı olarak. Önce mazoşitçe bir yaklaşımla zevk almaya çalıştıysam da çiviyi derhal çıkartmayı uygun gördüm. Çıplak ellerimle çıkarır gibi saatlerce uğraştım o çiviyi çıkartmaya. İki buçuk saat aralıksız kitap okuduktan sonra son bir hamleyle çekip yerinden çıkarttım.Yarası derin miydi? Bilmiyorum çünkü hemen uyukuya dalmıştım. Sabah uyandığımda, uzun bir müddet akşamdan kalma yarayı aradıysam da bulamadım. Hiçbir iz kalmamıştı. İlginç.
    

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.