7 Mart 2011 Pazartesi

Benliğin Esrarı*

     Bütün olumsuzluklarına rağmen kendisini sevdiğim  arkadaşım bu başlığı gördüğünde egoma yönelik yaptığı eleştirilere! karşı kendimi müdafaa etmeye çalıştığımı düşünecektir muhtemelen.  Ve tabi doğru düşünecektir çünkü böyle yapacağım. Umarım yazıyı okuduktan sonra kendisi mutmain olur. Her ne kadar daha önce kendisine, mütevazı görünüp egosunu şişirip şişirip saklayan hatta dev bir egoist olduğunun farkına varmayıp tevazuunun doruklarında yaşadıklarını düşünenlerinkine benzer bir hareketle, yani bir mugalâta ile, fakat aslında onların yaptığının aksine  ‘’Egomu şişmiş gibi gösterip içimdeki dervişi saklamaya çalışıyorum.’’ demiş olsam da tamamen doğru değildi bu söz. Evet, enaniyetim var. Olması da lazım çünkü benlik dediğimiz şey ‘ben’ olduğu için vardır. İnsanın bir benliğinin olması değil olmaması tuhaf karşılanmalıdır. Mesele benliğin olup olmaması değil benliğimize karşı tutumumuzla ilgili. Yani sorun,  bir müstekbir (arkadaşımın deyimiyle ekâbir) gibi kendi benliğini diğer benliklerden üstün görmekten, sürekli onu beslemeye yönelik hareketler yapmaktan kaynaklanıyor. Bütün olumsuzluklarına rağmen kendisini sevdiğim arkadaşım bilmelidir ki egoma yönelik yaptığı bütün eleştirileri zaten kendime çok önceden (daha beni tanımadığı zamanlar kadar önce) beri yapmış bulunmaktayım. Kendi benliğime yönelik yaptığım eleştirilerden çıkardığım naçizane fikirleri paylaşmayı da egomun şişmiş olduğunun alameti olarak düşünecektir muhtemelen. Ve tabi yanlış düşünecektir böyle yaparsa.

    Benlik duygusu, insanın sahip olduğu, insanı neşelendirebilen çok küçük sevimli bir hayvan gibidir. Onu dengesizce besleyip büyüttüğünüzde, iğrenç kokulu, vahşi bir canavara dönüşür. Siz onu besledikçe büyür, doymak bilmeyen bir hale gelir ve en sonunda insanın karakterini hatta ruhunu yemekten geri durmaz. (Çok karaktersiz insan tanıdım egosu ruhlarıyla beslenen ama doymayan.) Bir insan söyledikleri doğru olsa da kendisini övdüğünde her zaman itici gelir. Neden? Çünkü kendi benlik canavarından gelen kötü kokular ve bizim benliğimizin bir başkasının kendisini övmesine tahammülsüzlüğü var. Üstelik her ne kadar benliğimizin şişirilmesi bizi mutlu ediyor görünse de bu mutluluk ancak yalancı bir ateşin ısıttığı kadar ruhumuzu ısıtabilir ve aslında insan, egosunu tatmin etmenin kendisini mutlu etmediğini fark ettiğinde gerçek manada mutlu olmaya başlar. Eğer mutluluk kaynağını egosuna bağladıysa insan, dış etmenleri, başkalarının kendisiyle ilgili ne düşündüğünü gibi, referans alır kendi mutluluğu için. Buna karşın, iç 'parametreleri' referans alırsa kişi, ruhunu huzura erdirecek sevgi veya benzeri müspet hisleri kullanmaya başlar ki herhangi bir beklentiden, hayalin gerçekleşmesinden bağımsız olarak mutlu olmasını bilir. Başkalarının övgüsünde mutluluğu aramaz, başkalarının yergisinde de mutsuzluğu yaşamaz. İnsanın benliğini her şeyin merkezi haline getirmemesi gerektiği gibi, ifrattan uzak durarak, makul, mantıklı bir şekilde benliğini  tatmin edebilmesi de lazımdır. Çünkü insanın kendi nefsine karşı da sorumluluğu vardır.

   İnsanlar çevresine itici görünmemek için elinden geldiğince egosunun etkisini yok etmeye, bunu tam olarak yok edemediğini fark ettiğinde ise gizlemeye çalışır. Ama canım dostum ben sana karşı dürüst ve samimi olmaya çalıştığım için şişik olmasa da egomu fark ediyorsun ve beni kendini beğenmiş biri olarak görüyorsun. Tabi ben de ustaca  egomu kamufle edebilirdim eğer ki kendini beğenmişlerden, müstekbirlerden, egoistlerden nefret ettiğim kadar yapmacıklıktan da nefret etmeseydim.

Not: Başlık bilge ve müttaki insan Muhammed ikbal'in Esrar-ı Hodî adlı eserinden alıntılanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.