25 Ekim 2011 Salı

Al Beni Ey Yalnızlık!

Al beni ey yalnızlık!
Götür ülkene
Yürünmemiş
Toprak kokulu yollardan.

Bana masallar anlat.
Hep eksik olsun.
Kırgınlığından bahset
Kelebek ömürlü umutların
Sessizliğin diliyle..

Rüzgarın şarkılar söylesin
Ruhumu saklayan gecelerin
Yolumu gözlesin

10 Ekim 2011 Pazartesi

Dolmuş,Ben,Özgüven,Sen

 Çokça yorulduğum bir günün ardından dersten çıkar çıkmaz oturmak için yer bulurum ümidiyle yağan karın altında hızlı adımlarla (koşuyor görünmemek için özen gösteriyordum) durakta kendisine doğru hareket eden öğrenci ahalisini bekleyen otobüse doğru yürüyordum. Zar zor otobüse atmıştım kendimi, nerde kaldı oturacak yer bulmak... Erken iner de yerine çabucak  otururum diye gözüme oturanlardan birini kestirip yakınında dikildim. Nasıl olsa yolum uzundu. Muhakkak sonlara doğru yer bulup otururdum. Muttalip  bozkırından çıkıp şehrin içine doğru yol almaya başlayınca kırmızı 4 adlı otobüsümüz, oturanlar inmeye başlıyor, ayaktakiler  hemencecik soğutmadan koltuklara yerleşiyorlardı. Oturanlardan biri inmek için  kalkmaya davranırken ayaktakilerden daha atik olmaya çalışan iki kişi uzaktan poposuyla koltuğa yönelmeye çalışıyor ve iki popo birden koltuğa sığma mücadelesi veriyordu. Poposunun mukavemeti güçlü olan kazandı tabi  mücadeleyi. Bense bi türlü boşalan koltuklara yönelme cesaretinde bulunamıyor, her seferinde tamam işte buraya oturacağım diye bir yeri gözüme kestiriyor ama erken hareket etme konusunda güdük kalıyordum. Benden sonra otobüse binenler bile oturmaya başlamıştı artık. Bi eziklik duygusu vermeye başladı bu durum. Nasıl da pasif biriyim diye içten içe eziliyordum. Özgüven eksikliği olmalıydı herhalde bende. Beni çevremden farklı kılan ve bana özgüven verebileceğini umut ettiğim özelliklerimi hatırlamak için neyim var neyim yok döktüm zihnimin sofrasına. Hepsi bir koltuğa oturabilmek içindi. Dersleri, sınavları düşünüp sınıfa göre kıyasladım kendimi, durumum berbattı. Daha da ezildim. Gerçi birinci sınıftayken pis çancıların  dumur olduğu calculus finalinde 50 alarak epey karizma yapmıştım ama pek yetmiyordu bunu hatırlamak. Bir kulübe üyeliğim ya da herhangi bir organizasyonda aktifliğim falan da yoktu. Özel yeteneklerim desem, çalmayı bildiğim bir enstrüman bile yoktu. Düşündüm. Yoktu pek birşey gerçekten. Tipime  ve ufak tefek fiziğime baktım, paspal görünümümden dolayı okulun giriş kapısında öğrenci kimliğimi göstermeye çalıştığım güvenlik görevlisinin ''sen okulun içindeki inşaat işçilerinden misin, tamam geçebilirsin.'' dediğini hatırladım.(Güvenlik görevlisinin bana böyle demesinin ardında aslında bir sosyoloji tezi konusu olabilecek kadar derin sebepler var ama oraya hiç girmeyelim) Daha da kötü oldum. Bana özgüven verebilecek neyim vardı ki? Bulmuştum. İyi top oynadığımı hatırladım. Ancak kimse pek alaka göstermediğinden beni maçlara bile çağırmazlardı ki göstereyim yeteneklerimi. Hiç bir arkadaş gurubuna dahil değildim. Benimle birkaç kişi vardı  muhabbet kuran ancak onlar da sonradan farkettim ki pasifliğimden (iyi niyetli demek daha doğru olur aslında) kendi kişiliklerine  otoriter olmanın verdiği tatminlik duygusunu devşirmek için yakın davranıyorlardı. Ah insanoğlu! Tabi onlar farkında değildi bu durumun. Neyse, yine de ben vazgeçmedim. Çocukluğumda nasıl top oynadığımı hatırladım. Doğal liderdim ben oynadığım her takımda. Mesela binbir yalvararak topun mızmız sahibinden izin koparıp girsem de oyuna, maçın sonuna doğru topun sahibine bile direktif verecek duruma gelirdim oyunu kuruculuk yeteneklerim sayesinde. Hatta azarladığım bile olurdu topun sahibini ve diğerlerini. Hele bir beden eğitimi dersinde  hocaların ve bütün kızların dikkatle seyrettiği üst sınıfla yaptığımız bir maçta bütün cesaretimi toplayıp gelen topa Rivaldo’nunkine benzer  bir rövaşata vurdum ki  'Oooooooo' sesleri yükselmiş, alkışlanmıştım gol olmasa da. Uzun zaman okulda konuşulmuştu o vuruşum. Düşünürken bunu bir durağa varmıştık ve  tam da karşımda bir  koltuk boş kalmıştı. Cesaretim ve özgüvenim yerindeydi. Hemen harekete geçip oturunca koltuğa, rahatlamıştım ama  etrafımda beni kınayıcı sesler işittim birden. Biri tam arkamda 'Yuh ya!!!' dedikten sonra, ''Gel teyze sen yerime otur boşver orayı'' dedi başkasını kınamaktan zevk alan bir iyilikseverin ses tonuyla. Meğer otobüse yeni binip  oturduğum koltuğa yönelen bir acuzeden  kapmışım koltuğu. Utandım hem de çok. Rezilce bir durumdu. Yerimden kalkmadım, hiç birşey de demedim. Bakışlarımı önümdeki koltuğun arka kısmındaki gereksiz desenlere dikerek bitirdim yolculuğu...  Ve bugün...  Yorgun argın işten çıkınca bindiğim dolmuş yine kalabalıktı. Ayakta dikildim. Ev çok uzaktı. Yolculuğun yarısında farkettim. Yine benden sonra binenler oturmaya başlıyordu. Bense hala ayaktaydım. Ancak hiç bir eziklik duygusu falan yoktu bu sefer. Umursamıyordum bile. Çünkü ben seni düşünüyordum. Dalıp gitmiştim.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Pencereler

bütün korkularımı alıyorsun
düşlemek seni yetiyor buna.
bazense büsbütün korkutuyorsun.
sınırları karışmış zihnimin atlasında
iyi ile kötü, yalancı ile dürüst tarafım iç içe
muhtelif gerçeklikler bulanık ve birbiriyle çelişik
Nefes nefese kalmış havsalam, yorgunum.
Pencerem buğulu, göremiyorum.
Seni sevmek, firar edip bütün bu kargaşadan
dağlara sığınmış münzevi bir çocuk.
Seni düşlemek...
Birden bir pencere beliriyor
kırık camlı tahta bir pencere fakir bir evde.
Seni seyrediyorum.
Saçlarına yağmur düşüyor.
Onca yılın yorgunluğunu ve kırgınlığını
bir tebessümün telafi ediyor.
bilirsin, görmeden yaşayabilirim.
ancak penceresiz yaşayamam.
seni düşünüyorum...
gözlerinin rengine çalıyor
gözümün değdiği tüm renkler
sen olmasan âmâ kalıyor
hayata açılan tüm pencereler...

20 Eylül 2011 Salı

Ey Yalnızlığım Anında Arkadaşım!

Seni düşünmek neye benziyor?
Çocukken geceleri çok korkardım. Her gece annemin koynunda bile o kadar korkardım ki  kıyamet kopmuş, yeryüzü  tarumar olmuş ve  ailem, arkadaşlarım, herkes, yeryüzündeki  bütün canlılar göçüp gitmiş ve  yalnızca ben kalmışım gibi hissederdim. Gündüz olunca arsızca bir keyifle  hiç akşam olmayacakmış gibi parıldayan güneşin altında oynar ve eğlenirdim. Ama akşama doğru korkularım da yaklaşırdı. Hiç bir zaman öğrenemedim o korkunun kaynağını. Büyüdüm ve çok zaman geçti. Ama o korkuya benzer bir korku sarıyor beni zaman zaman. Yalnızlığın korkusu...  Kalabalıkların ortasında yaşanan yalnızlık... Kendimi evrenin dışında bir yerde yıldızsız kapkaranlık sonsuz bir uzay boşluğunda iradesiz dolaşıyormuşçasına yalnız hissediyorum. Evet yeminler olsun  ki abartı değil bu. Neyse ki sen yetişiyorsun yardımıma. Seni düşünmek o anda, bir elin elimden  tutup beni bir nehrin  kenarına, ya da bir  cennet bahçesine çekmesine benziyor. Ve vazgeçemiyorum seni düşünmekten geceler boyu... Yoksa çok korkuyorum.

18 Eylül 2011 Pazar

Neresi Sıla, Neresi Gurbet? Ankara Yeni Memleket

Madem ki bir çok kimseler yiyip  içtiğinden, yatıp kalkıp  cumborlop düşüp yuvarlandığına kadar kendi yaşantısından hikayecikler sunuyor, ben de biraz öyle  yapayım bu sefer. Dün PCB  kartına teker teker yaklaşık iki bin tane LED yapıştırıp lehimledim. Ve bu benim için çok önem arz ediyor. Neden mi? Anlatacağım. Yaklaşık iki ay önce  ömür diliminin beş yıllık parçasını harcadığım Eskişehir’den ayrılık vakti gelince, ne  şehre ilk ayak bastığımdan ayrılıncaya kadar ruh halimin girdiği sürecin grafiğini çıkardım,  ne de oturup ayrılığa dair hüzünlü bir yazı yazdım. Sadece ve sadece ''Bu şehir artık başkadır.'' diyerek toplayıp valizimi ayrıldım. Ama daha sonra ilk geldiğimde içinde bulunduğum ruh haliyle ayrılıncadaki ruh halini karşılaştırdım. İlk geldiğimde  şehir ve hayat gözüme daha toz pembe, romantik ve naif görünüyordu. Ama ayrılık vaktinde her şeyde bir kabasabalık ve çirkinlik vardı sanki. Neyse bunlara girmeyelim. Eskişehir hep soğuk davrandı bana ve ben de ona... Ama zorla evlendirilip birbirine soğuk davranan iki çiftin birbirine zamanla ısınıp gizliden gizliye sevgi beslemesi gibi seviyorduk birbirimizi. Ve ayrılırken sevgimizi belli etmeye çekindiğimiz için hüznümüzü de belli etmedik.  Mezuniyetten bir iki ay sonra, yani bir kaç  gün önce, Eskişehir'e komşu bir şehirde, Ankara’da işe başlamış olmam benim için güzel bir gelişme oldu. Hem Eskişehir'e yakınım hem de çeyrek asra yaklaşan ömrümde birilerinin çalışıp kazandığını oturup rahat rahat tüketmekten kaynaklanan bir gevşeklikten kurtulacağım. Üretmeden tüketerek hayata dair ahkam kesmek kolaylığı olmayacak artık. Bundan sonra benim de çalışıp üretecek olmam, çalışma hayatıyla aramdaki kalınca duvarları yıkmam bir dönüm noktası olarak görülebilir. İktisattan pek anlamam. Hani bazen insan kendini çok aptal bazense çok zeki görür ya işte kendimi çok zeki zannettiğim zamanlarda bile ekonomiden hiç anlayamayacağımı düşünmüşümdür. Ama buna rağmen iktisat hayatında fark ettiğim iki  grup var. Üretenler ve tüketenler. Yok yok Bertholt Brecht'in tahtaravallisinden veya ''Neden en çok iş yapanlar en az gelire sahipken neredeyse hiç bir iş yapmayan bazıları bütün toplumun kazandığından pay alırken daha fazlasına sahip oluyor?'' gibi  tehlikeli sorular sorup sosyalist fikirlerden  bahsetmeyeceğim elbet. Sadece  hiç kimsenin maddi desteğine ihtiyaç duymadan hayatımı idame ettirip iaşemi tedarik etmemin, üretenlerin sınıfında olmamın benim için ne kadar ciddi bir mesele olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Onun için şu son iki günde yaklaşık iki bin tane LEDi PCB kartına yapıştırıp lehimlemiş olmam çok şey ifade ediyor. Bakalım Ankaralı günler nasıl bir süreç izleyecek. Göreceğim.
Not: Resmi öylesine renklilik olsun diye koydum. Belki yazının sıkıcılığına iyi gelir.

11 Eylül 2011 Pazar

Ben Bir Ortadoğuluyum

Ben bir Ortadoğuluyum. Genotipimden fenotipime, fiziksel ve fikirsel olarak dünyaya bakış açımdan farkında oluduğum veya olmadığım birçok özelliğime kadar yeryüzünün ortadoğu denen bu coğrafyasına aidim.  Ama  kendime bile çekinerek söyleyebildiğim bir şey var. Bu coğrafyayla aidiyet bağım olduğum için bir utanç duygusu oluşuyor bende. Kim bilir  belki de benim ahlaki eksikliğimdir ait olduğum yerden utanmam. Ama aslında önceleri birçok kadim medeniyetin hayat bulduğu  bu coğrafyaya ait olduğum için şanslı hissediyordum kendimi. Lakin birazcık dışarıdan bir gözle baktığımda yeryüzünde Ortadoğuda olduğu kadar ölümün ve zulmün, nefret ve husumetin insan ruhunu laçkalaştıracak kadar kanıksandığı bir coğrafya yok gibi görünüyor. Belki de vardır, ben bilmiyorum. Ya da belki de başka coğrafyaların da, başka ülkelerin de utanılacak başka özellikleri vardır. Mesela asırlarca doğunun ve Afrika'nın kaynaklarını sülük gibi sömürüp zenginliğin sınırını zorlayan emperyal devletlerin yaşadığı coğfafyalar gibi. Ancak bu durum biraz utancımı azaltsa da yine de ortadoğunun kadim  halklarının savaşmadan, birbirlerine husumet beslemden barış içinde yaşayabilme  basiretsizliğine bahane olamıyor. Ortadoğuda herkes birileriyle sorunlu. Türkler, Araplar, Kürtler, Acemler, Yahudiler.  Kim kime düşman değil ki? Bütün halkların arasında büyük uçurumlar var.(Ermenilerle Türkler, Araplarla Yahudiler arasındaki uçurumlar  mesela.) Her devletin her halkın  savaştığı veya husumet beslediği bir başka halk var. Savaşmayan halkların kaderiyse kendilerini yöneten tağutların, diktatörlerin güdümünde olduğundan doğru dürüst ilişkileri bile olmuyor. Anlamıyorum gerçekten. Anlaşılacak gibi de değil. Neden insanlar birlikte aynı coğrafya üzerinde yaşamak zorunda olduğu insanlarla barış içinde yaşamaya çalışmazlar ki? Tamam pragmatizm her devlet için değişmez bir realite. Tamam sorunsuz sütliman bir bölge istemekte saflık olur.  Ama neden öldürmek, neden yok etme  çabası? Bütün halklar ruh hastası derecesinde paranoid bir milliyetçiliğin ve salaklık derecesinde bir pragmatizmin etkisinde. Dünyada bıkmadan usanmadan savaşarak, husumet besleyerek bir ülkenin çıkarlarını savunmak kadar salakça bir pragmatizm var mı?   Sorunların çözümü için muhatapı yok etmekten daha iyi bir yol bulmak veya bulmaya çalışmak, bununu için çabalamak herkes için en faydalısı olmaz mı?

    Neyse bunlar klişe sözler. Sanırım yukarıdaki fotoğraftan bahsetmeliyim. Oğuz Haksever muhakkak daha iyi anlatırdı. Yer Tahrir Meydanı. Şubat ayında  Mısırda gerçekleşen devrimde, bir cuma günü Müslüman direnişçiler cuma namazı kılarken Hristiyan direnişçiler onları korumaya alıyor. Sanırım Müslümanların camilerine farklı mezhepten olduklarından dolayı bomba koyan Müslümanların ve Ortadoğudaki bütün farklı din ve milletlerden olanların alması gereken birçok ders var bu fotoğraftan.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Her Şeyin Bir şeyi Vardır

   Bugün  pek namdar bir şairin eleştirildiği bir köşe yazısının sonunda okuduğum bir cümle ( Fransızlara aitmiş) dikkatimi çekti. : ''Şiirini sevdiğin şairle tanışmak, kaz ciğeri ezmesini sevdiğin kazla tanışmak gibidir.''  İfade biraz ağır gibi olsa da sadece şair ve şiiri için değil, farkında olarak veya olmayarak  kutsallaştırıp ideal tipler haline getirdiğimiz yazar, şarkıcı, türkücü, futbolcu gibi alem malum olmuş birçok insanın gerçek kişiliğini tanıdığımızda karşılaşabileceğimiz hayal kırıklığını trajikomik bir şekilde anlatıyor. Merak ediyorum. Örneğin Bir inşaat işçisi yaşadığı barakada kirli çamaşırlarını elleriyle yıkadığı anda kral, imparator, baba diye adlandırdığı, acıklı türküler söyleyip çileli insanların sırtından para kazanan  arabesk sanatçısını şatafatın içinde alem yaparken görse, nasıl bir ruh haline bürünür? Neyse bu örnek pek alakalı olmadı gibi. Arabesk ezilmiş  halkların afyonudur deyip geçelim. Benim aklım en çok tarihi kişiliklere takılıyor. Nerdeyse tapılacak hale getirilen, hatta belki bazı devletlerin (mesela?) resmi ideolojisine ilham kaynağı olan  tarihteki bazı komutan, padişah, asker gibi zevatın gerçek kişilikleri bilinse ne olur acaba? Bilmek bir tarafa, sorgulamak, tarihi bazı kişiliklerin de biz insanlar gibi yiyip içtiğini söylemek bile bazen küfür gibi algılanabiliyor. Neyse hayal kırıklığına uğramak güzeldir vesselam.