31 Temmuz 2011 Pazar

Parça Pinçik

   Her biri birbirinden bağımsız ve kendi içinde belki de tutarsız, başı sonu belirsiz, bazısı dışarıdan bir etki sonucu oluşan, bazısı tamamen içsel olan bir çok mesele, bir çok konu kafamanın içini kurcalıyor. Rehavetten ve sıcaklardan kaynaklanan tuhaf bir huzursuzsuzluk ve muğlâk bir ruh halim var bu aralar. Zihnim bölük pörçük, parça pinçik olmuş durumda. Aslında  yazmak istediğim  ‘bazı şeyler’ var ama; hangisinden, nerden başlasam, hangisi hangisiyle bağlantılı, bunları nasıl toparlayıp belli bir düzen içinde ifade edeyim, edeyim ki biraz tazelensin zihnim, bilmiyorum.  

   Ahkamhaneciğimi bir itirafhaneye, hele rahatlamak için sürekli  günah çıkarttığım bir yere   çevirmeye hiç niyetim yok, ama birşeyi itiraf etmek istiyorum:Bugüne kadar kendimi hep kandırmışım, bin bir türlü tevile başvurararak  başkalarını kandırmaya çalıştığımda bile...  Zaten  insan kendisinden başkasını kandırabilir mi?!!  Ama  kendimi kandırdığımın fakında değilmişim şuana dek. Örneğin egoist olup olmadığım konusunda. Birazcık, yani olması gerektiği kadar enaniyetimin olduğunu, genel olarak mütevazı olduğumu düşünmüş, hayatlarının içini ve her köşesini egosuyla dolduranlardan sürekli tiksinmiş, hatta bir çok  kez merhamet etmiş biriyken, özellikle egomun şişik olmadığı konusunda kendimi çoğu zaman kandırmışım. 

   Peki ya samimiyet kavramını farkettiğimden beri her fırsatta hayatımda samimiyetten daha muteber bir mefhum olmadığını iddia edip, zaman zaman kendimi yeryüzünün biricik samimi insanı olarak görmüş olmama ne demeli? ‘’Patavatsızlığı samimiyet sanıyorsun’’ dediğinde çok sevdiğim biri, bu konuda da bir özeleştiri yapınca, yanıldığımın değil de kendimi kandırmış olduğumun farkına vardım. Kendimi kandırmış olduğumu söylemek yerine yanılmışım demeyi tabi ki  tercih ederdim. Ne yazık ki öyle diyemiyorum. Samimiyetsizliğini itiraf ederken insanın samimi görünüp görünmediği konusunda da bir fikrim yok!

  Bazen içime olur olmaz yerleşen esrarını çözemediğim sıkıntıların kaynağınını bulmak  için sessizce etrafıma, kendime ve bütün çevreme bakıyorum. Hayatın çok güzel, herşeyin aslında tam da olması gerektiği gibi mükemmel denilebilecek vaziyette olduğunu görüyorum. Sonra fark ediyorum ki  herşeyi çirkinleştirebilen içi kurt dolu küflenmiş bir kafam var.
    
  Okurken kötü bir sonla biteceğini ve yazarın,  kahramanların ( aslında kendisinin) bütün acılarını okurun yani benim sırtıma yükleyeceğini düşündüğüm, ama kitabın sonu beklediğim gibi hüzün ve acıyla bitse de yazarın kendisini (yazar da kısmen hikâyenin içinde yer alıyor) ve bütün kahramanları gözümde acıları paylaşılmaya değmeyecek hale getirdiği, dolayısıyla kitap bittiğinde içimde hiçbir üzüntü bulmadığım,  Orhan Pamuk’un KAR adlı romanındaki bir diyalogdan bir parça alıntı yapmak istiyorum.

 * Yıllarca siyasi sürgün yaşamış biri olarak söylüyorum. dinle beni: Hayat ilkeler için değil mutlu olmak için yaşanır.
 --   Ama ilkesiz ve inançsız da kimse mutlu olamaz.
 *  Doğru. Ama bizimkisi gibi insana değer verilmeyen zalim bir ülkede, inançları için kendini mahvetmek akılsızlıktır. Büyük ilkeler, inançlar, onlar zengin ülkelerin insanları içindir.
 -- Tam tersi. Fakir bir ülkede insanın inançlarından başka sarılacak hiç bir şeyi olmuyor.
 * (‘’ama inandıkların doğru değil.’’ demedi içinden geldiği gibi.)

  Yaşarken birçok şeye alışıyor insan. Ancak bazı durumlar var ki insan hayatı boyunca yüzlerce kez yaşasa da bir türlü alışamıyor. Kırılan ümitlerin, yıkılan hayallerin bıraktığı etkiler her seferinde aynı olabiliyor. Alışkanlık pek kar etmiyor bu tür durumlarda.  


  

23 Haziran 2011 Perşembe

Mutluluğun Resmi 3: Külde Patates

Piyer Behuzov, ‘Savaş ve Barış’ta  Tolstoy’un en çok işlediği karakterlerdendir. Rus aristokrasisine mensup sosyete çevresinde epey tanınan entelektüel birikimi olan biridir. Her ne kadar varlıklı babası ölünce bütün mirasını Piyer’e bıraksa da, babasının gayrı meşru çocuğu olduğundandır herhalde küçüklüğünden beri aile içerisinde öteki olarak görülmüştür. Bu durum kendisinde,  hayatı pek sorgulamadan yaşayan, miras ve makam hırsı ile sarılmış aristokrat çocuklarının aksine hep bir durgunluk ve iç hesaplaşma haline sebep olmuştur. Özellikle orta yaşlarına doğru kendince hakikati, kendisini huzura erdirecek hakikati sorgulamaya başlar. Uzun süre mason locasında önemli görevler alır. Ancak daha sonra burda da istediğini bulamadığını anlayıp ayrılır. Napolyon'un ordusuyla bir heyula gibi Avrupa’nın ve Rusya’nın başına bela olduğu savaş-barış arasında ilişkilerin kararsız geçtiği yıllarda iç sorgulama hali daha fazla kendini göstermeye başlar Piyer için. Aslında bu durum biraz da bohem hayatı yaşamasına, bir boşvermişliğe iter onu. Miras ve evlilik dedikodularınn yapıldığı sosyete partilerinde bol bol yedikten sonra tenhalara çekilip içmekten başka pek birşey yapmaz. Bütün aritokrasiyi güzelliğine hayran bırakan ihtiraslı karısına ve onca servetine rağmen mutsuzdur hep. Yanındayken huzur bulduğu iki insan vardır sadece; kadim dostu Prens Andrei ve yakın, dost bir ailenin kücük kızı Nataşa. Nataşa’ya karşı farklı duygular besler, hatta ona aşıktır diyebiliriz. Ama bu bir erkeğin bir kadına aşkından ziyade bir insanın bir insana aşık olması gibidir. Asil  ruhludur Piyer Behuzov. En çok değer verdiği iki insanın birleşmesini ister. Nataşa ile prens Andrei’in nişanlanmaları için aralarını yapar ve bu amacına ulaşır.

Fransız ordusunun Moskova’ya gireceği kesinleşmiştir. İmkanı olan aileler, yanlarında götürebilecekleri herşeyi yükleyip terketmeye başlamıştır şehri. Piyer Behuzov’un bütün çevresi gibi  Nataşa da ailesiyle birlikte ayrılır şehirden. Ayrıca cepheden kadim dostu Prens Andrei’in  ölüm haberini de almıştır Piyer. Şehri terketmeyip mücadele kararı alır. Zaten ölmeyi pek umursamaz durumdadır. Süfli elbiseler giyinip bir silah edinir. Napolyon’u öldürme planları(hayalleri) kurar. Fransızlar Moskovaya girmiştir artık. Şehrin birçok yerinde yangınlar başlamıştır. Napolyon ise Kremlin Sarayına yerleşmiştir bile. Tuhaf duygular içinde ve kafasındaki muhayyel planla yağmalanan ve yanan Moskova sokaklarında dolaşırken yangından küçük bir kız çocuğunu kurtarır. Kızı teslim etmek için  ailesini ararken birkaç Fransız eskerinin bir Ermeni aileye ve o ailenin genç kızlarına musallat olduklarını görür. Fransız askerlerine müdahele eder ve kavga dövüş derken yağmacı suçlamasıyla kendisi tutuklanır. Kötü kokulu izbe bir barakaya, esirlerin arasına atılır. Hiç sorgulanmadan idam edilen bir gencin ölümüne tanıklık eder. Bu onda büyük bir etki bırakır. Tarif edilmeyecek kadar zor bir ruh halindedir artık. Arkadaşının ölümü,  yaşadığı kayıplar ve bir de kendi şehrinde Fransızlar tarafından yakalanıp esaret altında tutulması... Yaşadıklarını düşünürken, kendisine yaklaşan müptezel kılıklı bir başka esir onunla konuşmaya çalışır. Aç olduğunu düşünerek ona külde pişmiş bir patates verir. Piyer, kendisiyle konuşmaya çalışan esirin muhabbetini pek  de umursamadan kendisine yapılan ikramı kabul eder. Bir günden beri hiç birşey yemediğini hatırlar. Patatesi soyup yedikten sonra bunun hayatında yediği en güzel yemek olduğunu düşünür. Kendisine ikramı yapan esirle arkadaş olur. Bir ay sürecek esareti boyunca ömür boyu kürek mahkumluğuna çarptırılmış bir mahkumun vakarıyla dervişane bir hayat yaşar.

Yaşadığı esir hayatının kendisinde bıraktığı etkileri Tolstoy şöyle özetler: '' Sonunda yıllardır hasretini çektiği iç huzura ve halinden memnun olma duygusuna kavuşmuştu. Piyer’in hayırsever olma çabalarında, masonlukta ve Nataşa’ya olan romantik aşkında bulamadığı buydu. Artık ne Rusyayı, ne savaşı ne de Napolyon’u düşünüyordu. Bunların hiçbirinin kendisini ilgilendirmediğini anlamıştı. Napolyonu öldürme fikri ona şimdi çok anlamsız geliyordu. İlk defa acıkınca yemek yemenin, susayınca su içmenin, yorulunca dinlenmenin, üşüyüp kendisini ısıtmanın ve bir dosta ihtiyaç olunca konuşmanın zevkini takdir ediyordu.''

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Sar Beni Melankoli

  Sar beni melankoli, güz baharı esir almışken
  Somurtup duruyorken dışarıda  bulutlar
  Güneş milyonlarca uzaktayken
  Ve karamsarlığın hayaleti ruhunu ele geçirmişken
  Bu şehrin, bu sokakların.
  Sar beni melankoli, ki yabancısı değilim bunların.
  Nasıl yıkıldığını bilirim dağların.
  Yabancısı değilim!
  Yakmaya çalışırken ümidin ateşini
  Aniden bastıran kararsız yağmurların,
  Güneşin ışığı ruhuma dolmak üzereyken
  Etrafımı saran simsiyah bulutların.
  Sar beni melankoli, bitmez çelişkilerim,
  Bitmez içimdeki umut. Yabancısı değilim!
  Sonsuzuğuyla mavi gökyüzüne bakarken
  Bir kuşun özgürlüğe çarpan kalbindeki heyecanın.

13 Mayıs 2011 Cuma

Bugün Çok Cesaretliyim

 Bugün çok cesaretliyim.
 Ne kalbimin kırılmasından korkuyorum
 Ne de birinin kalbini kırmaktan.
 Bugün çok cesaretliyim.
 Ne hayal kırıklığına uğramaktan korkuyorum
 Ne de hayal kırıklığına uğratmaktan.
 Çok cesaretliyim bugün.
 Korkmuyorum şu bahar mevsiminde
 Çevremi saran kara bulutlardan.
 Gözüm açık seyredebilirim bir ümidin tükenişini
 Korkmuyorum ağlamaktan.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Beklerim

Güneş battığında her akşam
Karanlıklarda saklayıp ruhumu
Sabahı beklerim.

Zaman ince ince budarken ümitlerimi
Saatler tükenmek üzereyken
Çıkıp gelmeni beklerim.

Kurak caddelerde
Kalabalıkların ortasında kapatıp gözlerimi
Beni alıp sana ulaştıracak  bir rüzgar beklerim.

Sensizliğin çölü sarmışken kasvetli şehirleri
Asırlarca yanan bir yangını söndüren
Seni damla damla içimde biriktiren
Serin bir yağmur beklerim.

24 Nisan 2011 Pazar

Mutluluğun Resmi 2: Çay ve Poğaça

     Kaşınıyorum fena halde. Kaşıntı bir haşere gibi elbisemin içinde dolaşıyor. Bacağımdan omuzuma, ordan sırt bölgesine geçiyor. Uyuz olmadım, biliyorum. Çünkü dün akşam kaşınmıyordum ve daha bu sabah keselene keselene yıkandım. Stresten kaşınıyorum zannımca, evet stresten. Bir melanet gibi üstüme çökmüş tembellikten dolayı sürekli ertelediğim, bir türlü çalışamadığım yarınki  sınavın stresinden kaşınıyorum.  Her sınav haftasında en az bir iki gece kaşıntı tutar böyle. Saat gece sıfıra yaklaşıyor ve hala hangi üniteye ağırlık vereyim diye tereddütteyim. Sınav sabahın dokuzunda ve sorumlu olduğum dört tane ünite var. Önümde çok çalıştığımın alameti olan büyük bir kahve lekesiyle kaplı, kısım kısım sayfaları ters çekilmiş power electronic kitabının fotokopisi duruyor. Bir o üniteye bakıyorum bir bu üniteye. Evirip çeviriyorum, olmuyor. Keşke kafamı yarıp içine kitabı koyma imkanım olsaydı, ne güzel olurdu. İlk gençlik yıllarımda aşık olup bir güzelin kemendine takılmışken bile  muhayyilem bu tür ümitsizliklere tevesül etmezdi. Ama insanı bu hale getiriyor işte bu bölüm. Olmuyor nihayetinde. Şimdi yatsam gece ikide kalkıp ilk horoz ötene kadar çalışsam, kitabı yalayıp yutarım. Bu düşünce biraz ümitlendiriyor beni. Ve ikiye kurup saati uyuyorum...

   Ama uykuda bile kurtuluş yok ki şu haşereden. Uyuz dersin uyuz hocası gudik ingilizcesiyle ‘’wake up guy, never come my course to sleep!’’ deyip uyandırıyor beni saat ikiye varmadan. Sırtımdaki haşere uyutmuyor beni. Mutfağa geçip su kaynatıyorum kahve içmek için. Şeker bitmiş. Şekerliğin dibindeki katılaşmış şekeri kazıyorum elimde kürek misali cay kaşığıyla gecenin bir vakti. Bir an Sibirya’da kürek mahkumu olmak şu bölümde okumaktan daha tatlı geliyor bana. Şeker kazınmayınca ben de kaynamış suyu şekerdanlığa dökerek hazırlıyorum kahvemi. Kahve keyfinden sonra tekrar geciyorum lekeli kitabın başına. Tam bir saat yerimden kalkmadan calısıyorum. Tam ısınmışım, herşey güzel gidiyor, derken, en önemli sayfası eksik çekilmiş fotokopinin. Sinirlerim altüst oluyor.  En iyisi uyku. Yoksa saçım aklaşacak sabaha kadar. Bari saçımı kurtarayım. Yarı ölüm demek olan uykuya dalıp yarı intihar ediyorum bir nevi. 

   Sabah beş altı kez ertelediğim telefonun alarmıyla uyanıp alelacele tramway-otobüs yaparak yetişmeye çalısıyorum sınava. Şeytan yolda sürekli dürtüyor beni ''rapor al rapor!'' diye. Okula varır varmaz kendimi en huzurlu mekana, kantine atıyorum. Girer girmez bir masanın etrafında hararetle çalışan dört beş arkadaşı fark ediyorum. Uzaktan selam vererek geçiyorum, yanlarına yaklaşmıyorum bile. O kadar çalıştım, şimdi kafamı karıştırmasınlar. Köşede başka bir arkadaşın kukumav kuşu gibi düşündüğünü görüyorum. Belli ki ona da ümitsizlik sirayet etmiş. Diğer bir köşede çancının biri bir şeyler tıkınıyor çalışkanlığının kendisine verdiği rahatlıkla. Hepsine uzaktan selam vererek, kantindeki kalabalıkları yararak  derhal kendime çay-poğaça alıyorum. Mutluluk anı yaklaşıyor, ben heyecanlıyım. Sevinçten paranın üstünü unutuyordum az kalsın.

    İlk lokmasını ağzıma aldığım andan itibaren poğaçanın enfes tadı, beni içinde bulunduğum sınav haftasının, dün gecenin bütün buhranlarından kurtarıyor. Çay ve poğaça, asırlardır ayrı kalan birbirine tutkuyla bağlı iki sevgili, ve benim ağzımda buluşuyorlar. Onların mutlulukları ruhuma sirayet ediyor. Kızgın güneşin kumunu kavurduğu ıssız çöl, nehirlerin geçtiği yemyeşil vadilere dönüşüyor her lokmada. Ne geçmişin ne de geleceğin endişesi kalıyor. Üstelik azalan marjinal fayda kanunu tersine işliyor. Yedikçe artıyor marjinal faydası her lokmanın.  Herşey çok güzel ve üç beş harikapişe dakika geçiriyorum. Tek sıkıntı çay ve poğaçadan birinin diğerinden önce  bitmesi. Çünkü birinden bir gıdım arta kalsa kantinden eşini alıp devam ediyorum ve bu bir zincirlemeye sebep teşkil edecek kadar tehlikeli. Sınavı kaçırabilirim mesela. Ama birinci sınıftaki yanılgılarım çok şey öğretti bana. Bu konuda tecrübeliyim. Diyebilirim ki şu fakültede en iyi öğrendiğim şey, çay- poğaça tüketimi ve zaman arasında bir sinerji oluşturmaktır. Bizimkiler okulda elektrik döşemeyi, ampül çevirmeyi  öğrendiğimi sansınlar ben burda mutluluğun esrarını çözüyorum...
  
  Sınava gireceğim sınıfa doğru yol alıyorum  mutluluğu elde etmişliğin verdiği vakur ve müsterih bir edayla. Stresinden uykularıma kabusların girdiği o çok önemli sınav, hayatım boyunca girdiğim yüzlerce sınavdan bir tanesi oluveriyor.

16 Nisan 2011 Cumartesi

Mutluluğun Resmi : Nisan Yağmuru

   Mutluluk çok tuhaf bir kavram bence. Çünkü insan çabası ile elde edilebilen birşey değil. Yani belli bir teorisi yok. Sanırım biz insanların mutlu olmaya çalışırken en çok yanıldığı nokta burası. Kendisine bir hedef koyup, şunları şunları elde edersem mutlu olurum derken aslında mutluluğa giden kesin bir yol çizmiş olmuyor insan. Hayatta bütün şartlar mükemmelken mutsuz ve bütün şartlar kötünün ötesindeyken de mutlu olunabiliyor zira. Mutluluğu oluşturan şartlar  genel olarak kişiye özgü ve daha çok ruh haliyle ilgilidir aslında. Bazen bir nefeslik zaman diliminde yakalarız mutluluğu. Bazen uzun, karmaşık bir süreç sonunda onu elde ettiğimizi fark ederiz. Ama herkes bir şekilde az veya çok yaşar onu. 
 
   Nisan, ayların en tatlısıdır bence. İstesem de istemesem de bu ayda mutluluğu yaşarım muhakkak. Hele güneşin kararsız bulutların arkasında nazlı nazlı saklambaç oynadığı günlerde...  Günün erken saatlerinde masmavi gökyüzü bir ferahlık katar içine  ve sonra bulutlar şenlik için yavaş yavaş doldurmaya başlarlar meydanı. Müşfik bir eda ile ama kesik kesik parıldayan güneş onlara ayak uydurur. Sonra aniden kaybolur. Bulutlar somurtmaya başlar. Bir ciddiyet kaplar her tarafı  ve gerilirsin hafiften. ‘’Herşey iyiydi, güzeldi ne oldu birden?’’ diye sorar, bir tedirginlik yaşarsın. Ama bütün bunlar, kısa bir süreye derinlikli bir mutluluk sığdırmak için birer uğraştır. Çünkü gerilimli dakikalardan sonra, birden bastıran bir kırkikindi yağmuruyla ruhuna sihirli bir el dokunmuş gibi olur. Yağmurun bitmesini beklemeden, güneşin meraklı bakışları aydınlatır yeryüzünü. Bu meraklı bakışlar, mutluluk resminin son ve en önemli fırçasıdır aslında. Bu son fırçayla rengarenk bir halka ince kollarıyla gökyüzünü kucaklar. Bütün bu görsellik insan ruhunda enfes izler bırakır. Bir de hafiften toprak kokusu yayılınca etrafa, yanık yanık öten bütün neylerin sesi kesilir. Çünkü vuslat gerçekleşmiştir. Geçmişle ve gelecekle bütün bağlar kesilir. Bütün sıkıntılar, problemler anlamını yitirip etkisini kaybeder. Doğada oluşan değişim bir mutluluk koridoru oluşturur ve ulaşırsın O’na. Belki farketmezsin ama O’nu hissedersin, vuslatın tadını çıkarırsın.  Ne yazık ki bu durum kısa sürer ve tekrar geleceğin ve geçmişin zincirleriyle bağlanırsın zaman çizgisine.

    Nisan ayının tam ortasındayım. Ayın başında ‘’keşke her günün içine bir otuz  gün daha sığsa da uzun uzun yaşasak bu ayı.’’ diye düşünürken, hala baharı farketmiş değilim bu soğuk memlekette. Hava hep somurtkan bulutlarla kaplı ve genelde soğuk. Dışarı çıkası bile gelmiyor insanın. Gerçi  ümitvar olmak lazım, en azından bundan sonrası için.