18 Eylül 2011 Pazar

Neresi Sıla, Neresi Gurbet? Ankara Yeni Memleket

Madem ki bir çok kimseler yiyip  içtiğinden, yatıp kalkıp  cumborlop düşüp yuvarlandığına kadar kendi yaşantısından hikayecikler sunuyor, ben de biraz öyle  yapayım bu sefer. Dün PCB  kartına teker teker yaklaşık iki bin tane LED yapıştırıp lehimledim. Ve bu benim için çok önem arz ediyor. Neden mi? Anlatacağım. Yaklaşık iki ay önce  ömür diliminin beş yıllık parçasını harcadığım Eskişehir’den ayrılık vakti gelince, ne  şehre ilk ayak bastığımdan ayrılıncaya kadar ruh halimin girdiği sürecin grafiğini çıkardım,  ne de oturup ayrılığa dair hüzünlü bir yazı yazdım. Sadece ve sadece ''Bu şehir artık başkadır.'' diyerek toplayıp valizimi ayrıldım. Ama daha sonra ilk geldiğimde içinde bulunduğum ruh haliyle ayrılıncadaki ruh halini karşılaştırdım. İlk geldiğimde  şehir ve hayat gözüme daha toz pembe, romantik ve naif görünüyordu. Ama ayrılık vaktinde her şeyde bir kabasabalık ve çirkinlik vardı sanki. Neyse bunlara girmeyelim. Eskişehir hep soğuk davrandı bana ve ben de ona... Ama zorla evlendirilip birbirine soğuk davranan iki çiftin birbirine zamanla ısınıp gizliden gizliye sevgi beslemesi gibi seviyorduk birbirimizi. Ve ayrılırken sevgimizi belli etmeye çekindiğimiz için hüznümüzü de belli etmedik.  Mezuniyetten bir iki ay sonra, yani bir kaç  gün önce, Eskişehir'e komşu bir şehirde, Ankara’da işe başlamış olmam benim için güzel bir gelişme oldu. Hem Eskişehir'e yakınım hem de çeyrek asra yaklaşan ömrümde birilerinin çalışıp kazandığını oturup rahat rahat tüketmekten kaynaklanan bir gevşeklikten kurtulacağım. Üretmeden tüketerek hayata dair ahkam kesmek kolaylığı olmayacak artık. Bundan sonra benim de çalışıp üretecek olmam, çalışma hayatıyla aramdaki kalınca duvarları yıkmam bir dönüm noktası olarak görülebilir. İktisattan pek anlamam. Hani bazen insan kendini çok aptal bazense çok zeki görür ya işte kendimi çok zeki zannettiğim zamanlarda bile ekonomiden hiç anlayamayacağımı düşünmüşümdür. Ama buna rağmen iktisat hayatında fark ettiğim iki  grup var. Üretenler ve tüketenler. Yok yok Bertholt Brecht'in tahtaravallisinden veya ''Neden en çok iş yapanlar en az gelire sahipken neredeyse hiç bir iş yapmayan bazıları bütün toplumun kazandığından pay alırken daha fazlasına sahip oluyor?'' gibi  tehlikeli sorular sorup sosyalist fikirlerden  bahsetmeyeceğim elbet. Sadece  hiç kimsenin maddi desteğine ihtiyaç duymadan hayatımı idame ettirip iaşemi tedarik etmemin, üretenlerin sınıfında olmamın benim için ne kadar ciddi bir mesele olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Onun için şu son iki günde yaklaşık iki bin tane LEDi PCB kartına yapıştırıp lehimlemiş olmam çok şey ifade ediyor. Bakalım Ankaralı günler nasıl bir süreç izleyecek. Göreceğim.
Not: Resmi öylesine renklilik olsun diye koydum. Belki yazının sıkıcılığına iyi gelir.

11 Eylül 2011 Pazar

Ben Bir Ortadoğuluyum

Ben bir Ortadoğuluyum. Genotipimden fenotipime, fiziksel ve fikirsel olarak dünyaya bakış açımdan farkında oluduğum veya olmadığım birçok özelliğime kadar yeryüzünün ortadoğu denen bu coğrafyasına aidim.  Ama  kendime bile çekinerek söyleyebildiğim bir şey var. Bu coğrafyayla aidiyet bağım olduğum için bir utanç duygusu oluşuyor bende. Kim bilir  belki de benim ahlaki eksikliğimdir ait olduğum yerden utanmam. Ama aslında önceleri birçok kadim medeniyetin hayat bulduğu  bu coğrafyaya ait olduğum için şanslı hissediyordum kendimi. Lakin birazcık dışarıdan bir gözle baktığımda yeryüzünde Ortadoğuda olduğu kadar ölümün ve zulmün, nefret ve husumetin insan ruhunu laçkalaştıracak kadar kanıksandığı bir coğrafya yok gibi görünüyor. Belki de vardır, ben bilmiyorum. Ya da belki de başka coğrafyaların da, başka ülkelerin de utanılacak başka özellikleri vardır. Mesela asırlarca doğunun ve Afrika'nın kaynaklarını sülük gibi sömürüp zenginliğin sınırını zorlayan emperyal devletlerin yaşadığı coğfafyalar gibi. Ancak bu durum biraz utancımı azaltsa da yine de ortadoğunun kadim  halklarının savaşmadan, birbirlerine husumet beslemden barış içinde yaşayabilme  basiretsizliğine bahane olamıyor. Ortadoğuda herkes birileriyle sorunlu. Türkler, Araplar, Kürtler, Acemler, Yahudiler.  Kim kime düşman değil ki? Bütün halkların arasında büyük uçurumlar var.(Ermenilerle Türkler, Araplarla Yahudiler arasındaki uçurumlar  mesela.) Her devletin her halkın  savaştığı veya husumet beslediği bir başka halk var. Savaşmayan halkların kaderiyse kendilerini yöneten tağutların, diktatörlerin güdümünde olduğundan doğru dürüst ilişkileri bile olmuyor. Anlamıyorum gerçekten. Anlaşılacak gibi de değil. Neden insanlar birlikte aynı coğrafya üzerinde yaşamak zorunda olduğu insanlarla barış içinde yaşamaya çalışmazlar ki? Tamam pragmatizm her devlet için değişmez bir realite. Tamam sorunsuz sütliman bir bölge istemekte saflık olur.  Ama neden öldürmek, neden yok etme  çabası? Bütün halklar ruh hastası derecesinde paranoid bir milliyetçiliğin ve salaklık derecesinde bir pragmatizmin etkisinde. Dünyada bıkmadan usanmadan savaşarak, husumet besleyerek bir ülkenin çıkarlarını savunmak kadar salakça bir pragmatizm var mı?   Sorunların çözümü için muhatapı yok etmekten daha iyi bir yol bulmak veya bulmaya çalışmak, bununu için çabalamak herkes için en faydalısı olmaz mı?

    Neyse bunlar klişe sözler. Sanırım yukarıdaki fotoğraftan bahsetmeliyim. Oğuz Haksever muhakkak daha iyi anlatırdı. Yer Tahrir Meydanı. Şubat ayında  Mısırda gerçekleşen devrimde, bir cuma günü Müslüman direnişçiler cuma namazı kılarken Hristiyan direnişçiler onları korumaya alıyor. Sanırım Müslümanların camilerine farklı mezhepten olduklarından dolayı bomba koyan Müslümanların ve Ortadoğudaki bütün farklı din ve milletlerden olanların alması gereken birçok ders var bu fotoğraftan.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Her Şeyin Bir şeyi Vardır

   Bugün  pek namdar bir şairin eleştirildiği bir köşe yazısının sonunda okuduğum bir cümle ( Fransızlara aitmiş) dikkatimi çekti. : ''Şiirini sevdiğin şairle tanışmak, kaz ciğeri ezmesini sevdiğin kazla tanışmak gibidir.''  İfade biraz ağır gibi olsa da sadece şair ve şiiri için değil, farkında olarak veya olmayarak  kutsallaştırıp ideal tipler haline getirdiğimiz yazar, şarkıcı, türkücü, futbolcu gibi alem malum olmuş birçok insanın gerçek kişiliğini tanıdığımızda karşılaşabileceğimiz hayal kırıklığını trajikomik bir şekilde anlatıyor. Merak ediyorum. Örneğin Bir inşaat işçisi yaşadığı barakada kirli çamaşırlarını elleriyle yıkadığı anda kral, imparator, baba diye adlandırdığı, acıklı türküler söyleyip çileli insanların sırtından para kazanan  arabesk sanatçısını şatafatın içinde alem yaparken görse, nasıl bir ruh haline bürünür? Neyse bu örnek pek alakalı olmadı gibi. Arabesk ezilmiş  halkların afyonudur deyip geçelim. Benim aklım en çok tarihi kişiliklere takılıyor. Nerdeyse tapılacak hale getirilen, hatta belki bazı devletlerin (mesela?) resmi ideolojisine ilham kaynağı olan  tarihteki bazı komutan, padişah, asker gibi zevatın gerçek kişilikleri bilinse ne olur acaba? Bilmek bir tarafa, sorgulamak, tarihi bazı kişiliklerin de biz insanlar gibi yiyip içtiğini söylemek bile bazen küfür gibi algılanabiliyor. Neyse hayal kırıklığına uğramak güzeldir vesselam.

28 Ağustos 2011 Pazar

Gözlerinde Umarsızca Ağlayışın İzleri

Gözlerinde umarsızca ağlayışın izleri
Bir kuşu öldürerek bir boşluğa denk gelip
Kendini öldürmüşsün
Gözlerinde saklı bir intiharın izleri...
Okşarken saçlarımı titriyor ellerin
Belli ki  yuvasını bozup gitmiş
Terk etmiş kırlangıcın seni
Çok üzülmüşsün.
Gözlerinde bir intiharın izleri
Bir kuşu öldürerek bir boşluğa denk gelip
Kendini öldürmüşsün, çok üzülmüşsün.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Cam Kırıkları

Cam kırıkları.
Cebimdeki harçlığım, buruşmuş biletim
Rötarlı trenim, ikinci el kitabım
Uykusuzluğum ve acıkmış karnım
Her şeyden habersiz neşeli duruyor üstümde
Beğenir diye aldığım yeni elbisem.
Cam kırıkları...
İçimde ağır ağır birikiyor gam
İçimde ağır ağır ölüyor bir can.
İstasyonda saz çalan bir adam
Bir polis kimliğimi soruyor alakasızca
Cinayeti mi fark etti yoksa!
İçimde ağır ağır ölüyor bir can
İçimde ağır ağır birikiyor gam
Damlamayı bilmiyor ki gözümdeki nem
Her şeyden habersiz neşeli duruyor üstümde
Beğenir diye aldığım yeni elbisem.

****

31 Temmuz 2011 Pazar

Parça Pinçik

   Her biri birbirinden bağımsız ve kendi içinde belki de tutarsız, başı sonu belirsiz, bazısı dışarıdan bir etki sonucu oluşan, bazısı tamamen içsel olan bir çok mesele, bir çok konu kafamanın içini kurcalıyor. Rehavetten ve sıcaklardan kaynaklanan tuhaf bir huzursuzsuzluk ve muğlâk bir ruh halim var bu aralar. Zihnim bölük pörçük, parça pinçik olmuş durumda. Aslında  yazmak istediğim  ‘bazı şeyler’ var ama; hangisinden, nerden başlasam, hangisi hangisiyle bağlantılı, bunları nasıl toparlayıp belli bir düzen içinde ifade edeyim, edeyim ki biraz tazelensin zihnim, bilmiyorum.  

   Ahkamhaneciğimi bir itirafhaneye, hele rahatlamak için sürekli  günah çıkarttığım bir yere   çevirmeye hiç niyetim yok, ama birşeyi itiraf etmek istiyorum:Bugüne kadar kendimi hep kandırmışım, bin bir türlü tevile başvurararak  başkalarını kandırmaya çalıştığımda bile...  Zaten  insan kendisinden başkasını kandırabilir mi?!!  Ama  kendimi kandırdığımın fakında değilmişim şuana dek. Örneğin egoist olup olmadığım konusunda. Birazcık, yani olması gerektiği kadar enaniyetimin olduğunu, genel olarak mütevazı olduğumu düşünmüş, hayatlarının içini ve her köşesini egosuyla dolduranlardan sürekli tiksinmiş, hatta bir çok  kez merhamet etmiş biriyken, özellikle egomun şişik olmadığı konusunda kendimi çoğu zaman kandırmışım. 

   Peki ya samimiyet kavramını farkettiğimden beri her fırsatta hayatımda samimiyetten daha muteber bir mefhum olmadığını iddia edip, zaman zaman kendimi yeryüzünün biricik samimi insanı olarak görmüş olmama ne demeli? ‘’Patavatsızlığı samimiyet sanıyorsun’’ dediğinde çok sevdiğim biri, bu konuda da bir özeleştiri yapınca, yanıldığımın değil de kendimi kandırmış olduğumun farkına vardım. Kendimi kandırmış olduğumu söylemek yerine yanılmışım demeyi tabi ki  tercih ederdim. Ne yazık ki öyle diyemiyorum. Samimiyetsizliğini itiraf ederken insanın samimi görünüp görünmediği konusunda da bir fikrim yok!

  Bazen içime olur olmaz yerleşen esrarını çözemediğim sıkıntıların kaynağınını bulmak  için sessizce etrafıma, kendime ve bütün çevreme bakıyorum. Hayatın çok güzel, herşeyin aslında tam da olması gerektiği gibi mükemmel denilebilecek vaziyette olduğunu görüyorum. Sonra fark ediyorum ki  herşeyi çirkinleştirebilen içi kurt dolu küflenmiş bir kafam var.
    
  Okurken kötü bir sonla biteceğini ve yazarın,  kahramanların ( aslında kendisinin) bütün acılarını okurun yani benim sırtıma yükleyeceğini düşündüğüm, ama kitabın sonu beklediğim gibi hüzün ve acıyla bitse de yazarın kendisini (yazar da kısmen hikâyenin içinde yer alıyor) ve bütün kahramanları gözümde acıları paylaşılmaya değmeyecek hale getirdiği, dolayısıyla kitap bittiğinde içimde hiçbir üzüntü bulmadığım,  Orhan Pamuk’un KAR adlı romanındaki bir diyalogdan bir parça alıntı yapmak istiyorum.

 * Yıllarca siyasi sürgün yaşamış biri olarak söylüyorum. dinle beni: Hayat ilkeler için değil mutlu olmak için yaşanır.
 --   Ama ilkesiz ve inançsız da kimse mutlu olamaz.
 *  Doğru. Ama bizimkisi gibi insana değer verilmeyen zalim bir ülkede, inançları için kendini mahvetmek akılsızlıktır. Büyük ilkeler, inançlar, onlar zengin ülkelerin insanları içindir.
 -- Tam tersi. Fakir bir ülkede insanın inançlarından başka sarılacak hiç bir şeyi olmuyor.
 * (‘’ama inandıkların doğru değil.’’ demedi içinden geldiği gibi.)

  Yaşarken birçok şeye alışıyor insan. Ancak bazı durumlar var ki insan hayatı boyunca yüzlerce kez yaşasa da bir türlü alışamıyor. Kırılan ümitlerin, yıkılan hayallerin bıraktığı etkiler her seferinde aynı olabiliyor. Alışkanlık pek kar etmiyor bu tür durumlarda.  


  

23 Haziran 2011 Perşembe

Mutluluğun Resmi 3: Külde Patates

Piyer Behuzov, ‘Savaş ve Barış’ta  Tolstoy’un en çok işlediği karakterlerdendir. Rus aristokrasisine mensup sosyete çevresinde epey tanınan entelektüel birikimi olan biridir. Her ne kadar varlıklı babası ölünce bütün mirasını Piyer’e bıraksa da, babasının gayrı meşru çocuğu olduğundandır herhalde küçüklüğünden beri aile içerisinde öteki olarak görülmüştür. Bu durum kendisinde,  hayatı pek sorgulamadan yaşayan, miras ve makam hırsı ile sarılmış aristokrat çocuklarının aksine hep bir durgunluk ve iç hesaplaşma haline sebep olmuştur. Özellikle orta yaşlarına doğru kendince hakikati, kendisini huzura erdirecek hakikati sorgulamaya başlar. Uzun süre mason locasında önemli görevler alır. Ancak daha sonra burda da istediğini bulamadığını anlayıp ayrılır. Napolyon'un ordusuyla bir heyula gibi Avrupa’nın ve Rusya’nın başına bela olduğu savaş-barış arasında ilişkilerin kararsız geçtiği yıllarda iç sorgulama hali daha fazla kendini göstermeye başlar Piyer için. Aslında bu durum biraz da bohem hayatı yaşamasına, bir boşvermişliğe iter onu. Miras ve evlilik dedikodularınn yapıldığı sosyete partilerinde bol bol yedikten sonra tenhalara çekilip içmekten başka pek birşey yapmaz. Bütün aritokrasiyi güzelliğine hayran bırakan ihtiraslı karısına ve onca servetine rağmen mutsuzdur hep. Yanındayken huzur bulduğu iki insan vardır sadece; kadim dostu Prens Andrei ve yakın, dost bir ailenin kücük kızı Nataşa. Nataşa’ya karşı farklı duygular besler, hatta ona aşıktır diyebiliriz. Ama bu bir erkeğin bir kadına aşkından ziyade bir insanın bir insana aşık olması gibidir. Asil  ruhludur Piyer Behuzov. En çok değer verdiği iki insanın birleşmesini ister. Nataşa ile prens Andrei’in nişanlanmaları için aralarını yapar ve bu amacına ulaşır.

Fransız ordusunun Moskova’ya gireceği kesinleşmiştir. İmkanı olan aileler, yanlarında götürebilecekleri herşeyi yükleyip terketmeye başlamıştır şehri. Piyer Behuzov’un bütün çevresi gibi  Nataşa da ailesiyle birlikte ayrılır şehirden. Ayrıca cepheden kadim dostu Prens Andrei’in  ölüm haberini de almıştır Piyer. Şehri terketmeyip mücadele kararı alır. Zaten ölmeyi pek umursamaz durumdadır. Süfli elbiseler giyinip bir silah edinir. Napolyon’u öldürme planları(hayalleri) kurar. Fransızlar Moskovaya girmiştir artık. Şehrin birçok yerinde yangınlar başlamıştır. Napolyon ise Kremlin Sarayına yerleşmiştir bile. Tuhaf duygular içinde ve kafasındaki muhayyel planla yağmalanan ve yanan Moskova sokaklarında dolaşırken yangından küçük bir kız çocuğunu kurtarır. Kızı teslim etmek için  ailesini ararken birkaç Fransız eskerinin bir Ermeni aileye ve o ailenin genç kızlarına musallat olduklarını görür. Fransız askerlerine müdahele eder ve kavga dövüş derken yağmacı suçlamasıyla kendisi tutuklanır. Kötü kokulu izbe bir barakaya, esirlerin arasına atılır. Hiç sorgulanmadan idam edilen bir gencin ölümüne tanıklık eder. Bu onda büyük bir etki bırakır. Tarif edilmeyecek kadar zor bir ruh halindedir artık. Arkadaşının ölümü,  yaşadığı kayıplar ve bir de kendi şehrinde Fransızlar tarafından yakalanıp esaret altında tutulması... Yaşadıklarını düşünürken, kendisine yaklaşan müptezel kılıklı bir başka esir onunla konuşmaya çalışır. Aç olduğunu düşünerek ona külde pişmiş bir patates verir. Piyer, kendisiyle konuşmaya çalışan esirin muhabbetini pek  de umursamadan kendisine yapılan ikramı kabul eder. Bir günden beri hiç birşey yemediğini hatırlar. Patatesi soyup yedikten sonra bunun hayatında yediği en güzel yemek olduğunu düşünür. Kendisine ikramı yapan esirle arkadaş olur. Bir ay sürecek esareti boyunca ömür boyu kürek mahkumluğuna çarptırılmış bir mahkumun vakarıyla dervişane bir hayat yaşar.

Yaşadığı esir hayatının kendisinde bıraktığı etkileri Tolstoy şöyle özetler: '' Sonunda yıllardır hasretini çektiği iç huzura ve halinden memnun olma duygusuna kavuşmuştu. Piyer’in hayırsever olma çabalarında, masonlukta ve Nataşa’ya olan romantik aşkında bulamadığı buydu. Artık ne Rusyayı, ne savaşı ne de Napolyon’u düşünüyordu. Bunların hiçbirinin kendisini ilgilendirmediğini anlamıştı. Napolyonu öldürme fikri ona şimdi çok anlamsız geliyordu. İlk defa acıkınca yemek yemenin, susayınca su içmenin, yorulunca dinlenmenin, üşüyüp kendisini ısıtmanın ve bir dosta ihtiyaç olunca konuşmanın zevkini takdir ediyordu.''