28 Ağustos 2011 Pazar

Gözlerinde Umarsızca Ağlayışın İzleri

Gözlerinde umarsızca ağlayışın izleri
Bir kuşu öldürerek bir boşluğa denk gelip
Kendini öldürmüşsün
Gözlerinde saklı bir intiharın izleri...
Okşarken saçlarımı titriyor ellerin
Belli ki  yuvasını bozup gitmiş
Terk etmiş kırlangıcın seni
Çok üzülmüşsün.
Gözlerinde bir intiharın izleri
Bir kuşu öldürerek bir boşluğa denk gelip
Kendini öldürmüşsün, çok üzülmüşsün.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Cam Kırıkları

Cam kırıkları.
Cebimdeki harçlığım, buruşmuş biletim
Rötarlı trenim, ikinci el kitabım
Uykusuzluğum ve acıkmış karnım
Her şeyden habersiz neşeli duruyor üstümde
Beğenir diye aldığım yeni elbisem.
Cam kırıkları...
İçimde ağır ağır birikiyor gam
İçimde ağır ağır ölüyor bir can.
İstasyonda saz çalan bir adam
Bir polis kimliğimi soruyor alakasızca
Cinayeti mi fark etti yoksa!
İçimde ağır ağır ölüyor bir can
İçimde ağır ağır birikiyor gam
Damlamayı bilmiyor ki gözümdeki nem
Her şeyden habersiz neşeli duruyor üstümde
Beğenir diye aldığım yeni elbisem.

****

31 Temmuz 2011 Pazar

Parça Pinçik

   Her biri birbirinden bağımsız ve kendi içinde belki de tutarsız, başı sonu belirsiz, bazısı dışarıdan bir etki sonucu oluşan, bazısı tamamen içsel olan bir çok mesele, bir çok konu kafamanın içini kurcalıyor. Rehavetten ve sıcaklardan kaynaklanan tuhaf bir huzursuzsuzluk ve muğlâk bir ruh halim var bu aralar. Zihnim bölük pörçük, parça pinçik olmuş durumda. Aslında  yazmak istediğim  ‘bazı şeyler’ var ama; hangisinden, nerden başlasam, hangisi hangisiyle bağlantılı, bunları nasıl toparlayıp belli bir düzen içinde ifade edeyim, edeyim ki biraz tazelensin zihnim, bilmiyorum.  

   Ahkamhaneciğimi bir itirafhaneye, hele rahatlamak için sürekli  günah çıkarttığım bir yere   çevirmeye hiç niyetim yok, ama birşeyi itiraf etmek istiyorum:Bugüne kadar kendimi hep kandırmışım, bin bir türlü tevile başvurararak  başkalarını kandırmaya çalıştığımda bile...  Zaten  insan kendisinden başkasını kandırabilir mi?!!  Ama  kendimi kandırdığımın fakında değilmişim şuana dek. Örneğin egoist olup olmadığım konusunda. Birazcık, yani olması gerektiği kadar enaniyetimin olduğunu, genel olarak mütevazı olduğumu düşünmüş, hayatlarının içini ve her köşesini egosuyla dolduranlardan sürekli tiksinmiş, hatta bir çok  kez merhamet etmiş biriyken, özellikle egomun şişik olmadığı konusunda kendimi çoğu zaman kandırmışım. 

   Peki ya samimiyet kavramını farkettiğimden beri her fırsatta hayatımda samimiyetten daha muteber bir mefhum olmadığını iddia edip, zaman zaman kendimi yeryüzünün biricik samimi insanı olarak görmüş olmama ne demeli? ‘’Patavatsızlığı samimiyet sanıyorsun’’ dediğinde çok sevdiğim biri, bu konuda da bir özeleştiri yapınca, yanıldığımın değil de kendimi kandırmış olduğumun farkına vardım. Kendimi kandırmış olduğumu söylemek yerine yanılmışım demeyi tabi ki  tercih ederdim. Ne yazık ki öyle diyemiyorum. Samimiyetsizliğini itiraf ederken insanın samimi görünüp görünmediği konusunda da bir fikrim yok!

  Bazen içime olur olmaz yerleşen esrarını çözemediğim sıkıntıların kaynağınını bulmak  için sessizce etrafıma, kendime ve bütün çevreme bakıyorum. Hayatın çok güzel, herşeyin aslında tam da olması gerektiği gibi mükemmel denilebilecek vaziyette olduğunu görüyorum. Sonra fark ediyorum ki  herşeyi çirkinleştirebilen içi kurt dolu küflenmiş bir kafam var.
    
  Okurken kötü bir sonla biteceğini ve yazarın,  kahramanların ( aslında kendisinin) bütün acılarını okurun yani benim sırtıma yükleyeceğini düşündüğüm, ama kitabın sonu beklediğim gibi hüzün ve acıyla bitse de yazarın kendisini (yazar da kısmen hikâyenin içinde yer alıyor) ve bütün kahramanları gözümde acıları paylaşılmaya değmeyecek hale getirdiği, dolayısıyla kitap bittiğinde içimde hiçbir üzüntü bulmadığım,  Orhan Pamuk’un KAR adlı romanındaki bir diyalogdan bir parça alıntı yapmak istiyorum.

 * Yıllarca siyasi sürgün yaşamış biri olarak söylüyorum. dinle beni: Hayat ilkeler için değil mutlu olmak için yaşanır.
 --   Ama ilkesiz ve inançsız da kimse mutlu olamaz.
 *  Doğru. Ama bizimkisi gibi insana değer verilmeyen zalim bir ülkede, inançları için kendini mahvetmek akılsızlıktır. Büyük ilkeler, inançlar, onlar zengin ülkelerin insanları içindir.
 -- Tam tersi. Fakir bir ülkede insanın inançlarından başka sarılacak hiç bir şeyi olmuyor.
 * (‘’ama inandıkların doğru değil.’’ demedi içinden geldiği gibi.)

  Yaşarken birçok şeye alışıyor insan. Ancak bazı durumlar var ki insan hayatı boyunca yüzlerce kez yaşasa da bir türlü alışamıyor. Kırılan ümitlerin, yıkılan hayallerin bıraktığı etkiler her seferinde aynı olabiliyor. Alışkanlık pek kar etmiyor bu tür durumlarda.  


  

23 Haziran 2011 Perşembe

Mutluluğun Resmi 3: Külde Patates

Piyer Behuzov, ‘Savaş ve Barış’ta  Tolstoy’un en çok işlediği karakterlerdendir. Rus aristokrasisine mensup sosyete çevresinde epey tanınan entelektüel birikimi olan biridir. Her ne kadar varlıklı babası ölünce bütün mirasını Piyer’e bıraksa da, babasının gayrı meşru çocuğu olduğundandır herhalde küçüklüğünden beri aile içerisinde öteki olarak görülmüştür. Bu durum kendisinde,  hayatı pek sorgulamadan yaşayan, miras ve makam hırsı ile sarılmış aristokrat çocuklarının aksine hep bir durgunluk ve iç hesaplaşma haline sebep olmuştur. Özellikle orta yaşlarına doğru kendince hakikati, kendisini huzura erdirecek hakikati sorgulamaya başlar. Uzun süre mason locasında önemli görevler alır. Ancak daha sonra burda da istediğini bulamadığını anlayıp ayrılır. Napolyon'un ordusuyla bir heyula gibi Avrupa’nın ve Rusya’nın başına bela olduğu savaş-barış arasında ilişkilerin kararsız geçtiği yıllarda iç sorgulama hali daha fazla kendini göstermeye başlar Piyer için. Aslında bu durum biraz da bohem hayatı yaşamasına, bir boşvermişliğe iter onu. Miras ve evlilik dedikodularınn yapıldığı sosyete partilerinde bol bol yedikten sonra tenhalara çekilip içmekten başka pek birşey yapmaz. Bütün aritokrasiyi güzelliğine hayran bırakan ihtiraslı karısına ve onca servetine rağmen mutsuzdur hep. Yanındayken huzur bulduğu iki insan vardır sadece; kadim dostu Prens Andrei ve yakın, dost bir ailenin kücük kızı Nataşa. Nataşa’ya karşı farklı duygular besler, hatta ona aşıktır diyebiliriz. Ama bu bir erkeğin bir kadına aşkından ziyade bir insanın bir insana aşık olması gibidir. Asil  ruhludur Piyer Behuzov. En çok değer verdiği iki insanın birleşmesini ister. Nataşa ile prens Andrei’in nişanlanmaları için aralarını yapar ve bu amacına ulaşır.

Fransız ordusunun Moskova’ya gireceği kesinleşmiştir. İmkanı olan aileler, yanlarında götürebilecekleri herşeyi yükleyip terketmeye başlamıştır şehri. Piyer Behuzov’un bütün çevresi gibi  Nataşa da ailesiyle birlikte ayrılır şehirden. Ayrıca cepheden kadim dostu Prens Andrei’in  ölüm haberini de almıştır Piyer. Şehri terketmeyip mücadele kararı alır. Zaten ölmeyi pek umursamaz durumdadır. Süfli elbiseler giyinip bir silah edinir. Napolyon’u öldürme planları(hayalleri) kurar. Fransızlar Moskovaya girmiştir artık. Şehrin birçok yerinde yangınlar başlamıştır. Napolyon ise Kremlin Sarayına yerleşmiştir bile. Tuhaf duygular içinde ve kafasındaki muhayyel planla yağmalanan ve yanan Moskova sokaklarında dolaşırken yangından küçük bir kız çocuğunu kurtarır. Kızı teslim etmek için  ailesini ararken birkaç Fransız eskerinin bir Ermeni aileye ve o ailenin genç kızlarına musallat olduklarını görür. Fransız askerlerine müdahele eder ve kavga dövüş derken yağmacı suçlamasıyla kendisi tutuklanır. Kötü kokulu izbe bir barakaya, esirlerin arasına atılır. Hiç sorgulanmadan idam edilen bir gencin ölümüne tanıklık eder. Bu onda büyük bir etki bırakır. Tarif edilmeyecek kadar zor bir ruh halindedir artık. Arkadaşının ölümü,  yaşadığı kayıplar ve bir de kendi şehrinde Fransızlar tarafından yakalanıp esaret altında tutulması... Yaşadıklarını düşünürken, kendisine yaklaşan müptezel kılıklı bir başka esir onunla konuşmaya çalışır. Aç olduğunu düşünerek ona külde pişmiş bir patates verir. Piyer, kendisiyle konuşmaya çalışan esirin muhabbetini pek  de umursamadan kendisine yapılan ikramı kabul eder. Bir günden beri hiç birşey yemediğini hatırlar. Patatesi soyup yedikten sonra bunun hayatında yediği en güzel yemek olduğunu düşünür. Kendisine ikramı yapan esirle arkadaş olur. Bir ay sürecek esareti boyunca ömür boyu kürek mahkumluğuna çarptırılmış bir mahkumun vakarıyla dervişane bir hayat yaşar.

Yaşadığı esir hayatının kendisinde bıraktığı etkileri Tolstoy şöyle özetler: '' Sonunda yıllardır hasretini çektiği iç huzura ve halinden memnun olma duygusuna kavuşmuştu. Piyer’in hayırsever olma çabalarında, masonlukta ve Nataşa’ya olan romantik aşkında bulamadığı buydu. Artık ne Rusyayı, ne savaşı ne de Napolyon’u düşünüyordu. Bunların hiçbirinin kendisini ilgilendirmediğini anlamıştı. Napolyonu öldürme fikri ona şimdi çok anlamsız geliyordu. İlk defa acıkınca yemek yemenin, susayınca su içmenin, yorulunca dinlenmenin, üşüyüp kendisini ısıtmanın ve bir dosta ihtiyaç olunca konuşmanın zevkini takdir ediyordu.''

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Sar Beni Melankoli

  Sar beni melankoli, güz baharı esir almışken
  Somurtup duruyorken dışarıda  bulutlar
  Güneş milyonlarca uzaktayken
  Ve karamsarlığın hayaleti ruhunu ele geçirmişken
  Bu şehrin, bu sokakların.
  Sar beni melankoli, ki yabancısı değilim bunların.
  Nasıl yıkıldığını bilirim dağların.
  Yabancısı değilim!
  Yakmaya çalışırken ümidin ateşini
  Aniden bastıran kararsız yağmurların,
  Güneşin ışığı ruhuma dolmak üzereyken
  Etrafımı saran simsiyah bulutların.
  Sar beni melankoli, bitmez çelişkilerim,
  Bitmez içimdeki umut. Yabancısı değilim!
  Sonsuzuğuyla mavi gökyüzüne bakarken
  Bir kuşun özgürlüğe çarpan kalbindeki heyecanın.

13 Mayıs 2011 Cuma

Bugün Çok Cesaretliyim

 Bugün çok cesaretliyim.
 Ne kalbimin kırılmasından korkuyorum
 Ne de birinin kalbini kırmaktan.
 Bugün çok cesaretliyim.
 Ne hayal kırıklığına uğramaktan korkuyorum
 Ne de hayal kırıklığına uğratmaktan.
 Çok cesaretliyim bugün.
 Korkmuyorum şu bahar mevsiminde
 Çevremi saran kara bulutlardan.
 Gözüm açık seyredebilirim bir ümidin tükenişini
 Korkmuyorum ağlamaktan.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Beklerim

Güneş battığında her akşam
Karanlıklarda saklayıp ruhumu
Sabahı beklerim.

Zaman ince ince budarken ümitlerimi
Saatler tükenmek üzereyken
Çıkıp gelmeni beklerim.

Kurak caddelerde
Kalabalıkların ortasında kapatıp gözlerimi
Beni alıp sana ulaştıracak  bir rüzgar beklerim.

Sensizliğin çölü sarmışken kasvetli şehirleri
Asırlarca yanan bir yangını söndüren
Seni damla damla içimde biriktiren
Serin bir yağmur beklerim.