Bazı günler metrobüsün, tramvayın, metronun, vapurun ya da şehrin en kalabalık caddelerinin ve en meskun semtlerinin insanın ruhunu içine çekip boşluklardan savuran birer kara delikten farkı olmasa da, bugün, dışarıdaki iç karartıcı bulutlara rağmen, kendimi çocukluk yıllarımda yaz gecelerinde uzak çalılıklardan gelen kurbağa vıraklamaları eşliğinde gökyüzünde dizilmiş yıldızlarla misket oynadığım zamanlardaki kadar güçlü ve neşeli hissediyorum...
Deniz kokusunun, çayın ve karanlık bir gecede yağan bembeyaz karın hüznü giderdiği elbette yanılsamadır. Kim bilir belki de hüzün yanılsamadır.Ya da kim bilir belki birbirini sönümleyip duran geçici mutluluklar-mutsuzluklar yanılsamalardan ibarettir. Ya da belki de bilge ve mütakki insan Muhammed İkbal'in dediği gibi hüzün ve ıstırap, tüm hayatını müşahade edebilmesi için insana verilmiş ilahi bir hediyedir. Ki Puslu Kıtalar Atlası'nda Uzun İhsan Efendi demiyor muydu, yaşananlar ne kadar acı olursa olsun en büyük mutluluk bu dünyanın şahidi olmaktır diye.
Gururlanmıyorum, koltuklarım da kabarmıyor. Üstüne basa basa söylemek istiyorum: Boş mezar bulduğunda içinde yatacak kadar pragmatist olduğun zamanlarda bile benim için türlü fedakarlıklar yapmaktan çekinmeyişinden, meteliğe kurşun attığın zamanlarda bile almayı isteyip de param yetmediği için alamadığım kitabın kalan beş lirasını ödeyişinden ('ama kitabı ben de okurum' da demiştin), ya da örneğin bir vakit ayrı şehirlerdeyken yanına geldiğimde trene verdiğim bilet parasını ödemeyi isteyecek kadar beni özlemiş olmandan, yani kısacası beni seviyor, bana değer veriyor oluşundan kesinlikle ve kesinlikle yüce gönüllülüğüne, civanmertliğine, alicenap ve kerem sahibi oluşuna hiçbir şekilde pay çıkaramıyorum. Hayır bu sıfatların hepsi karakterinin köşelerinde yer edinmiş olabilir, buna itirazım yok. Ve daha fazla vurgulayarak söylemem gereken başka şey ise bu durumdan kendi benliğime ya da egomu tatmin edecek başka özelliklerime de pay çıkarmıyorum. Bütün sevgilerin ve ondan müteşekkil güzelliklerin payını kalbine ve kalbime ayırıyorum çünkü. Kalblerimizi sevelim.
Entarisi suratından akan kanla kırmızıya boyanmış delikanlıyı, yalınayak ve başı açık Eflatun'u görünce mevlevilerin şeyhi, canları yatıştırmak istercesine ellerini kaldırdı. Zikir kesilince diğerleri biraz afalladılar. Bu insanları rahatsız ettiğini düşünüp utanan Eflatun çekinerek, sikkesine destar sarmış şeyhe sordu:
''Beni affedin efendim, bir yanlış anlama da olabilir ama, beni siz mi çağırdınız, bana siz mi 'Gel' dediniz?''
Eflatun'u tepeden tırnağa süzen şeyh ona şu cevabı verdi:
''Biz insanlara 'Gel' diyenlerdeniz. Doğru yere geldin.''
Sevince kapılan eflatun, kendisine gülümseyen şeyhe şu soruyu sordu:
''Peki beni niye çağırdınız? Bir emriniz, bir ihtiyacınız mı var?''
Gözlerinin içi gülen şeyh, usül gereği kalkmadan önce yeri öptü ve ''Evet.'' dedi. ''Senin temiz kalbine ihtiyacımız var. Bazıları var ki buraya gelir ve huzur bulur, yine bazıları var ki buraya gelir ve biz onda huzur buluruz.''
İhsan Oktay Anar'ın Suskunlar'ını yaklaşık bir buçuk yıl aradan sonra o kadar yoğunluk arasında sıkılmadan,yorulmadan ve iştiyakla bir kez daha okudum. İstanbul'un, daha doğrusu Konstantiniyye'nin masalsı dünyasındaki naif ve ilginç, aslında bir o kadar da tanıdık karakterleri arasında geçen enfes olay örgüsünün arasına yerleştirilmiş felsefi yorumların, tasvirlerin, ironilerin tadına doyum olmuyor.
Evden dışarı çıkması yasaklanmış, saf ve temiz kalpli, cinler ve periler aleminde yaşayan bir meczuptan farkı olamayan Eflatun adlı çocuğun,bir gün evde kimse yokken kendisini çağıran bir ses işitip, bu sesin kaynağını bulmak için dışarı çıkıp sokak sokak dolaşırken türlü insanlarla ve olaylarla karşılaşmasını, sırasıyla yedi kişiyi kendisini çağıran sesin sahibi olarak düşünüp yanılışını, en sonunda bir kayıkla Eminönü tarafından Galata'ya geçişini ve kendisini Galata Mevlevihanesinde buluşunu tasvir eden bölüme bir kez daha hayran kaldım.
Aslında bu bölüm, insanın hakikati, aşkı, yani Allah'ı bulmaya çalışırken hayatında yaşadığı yanılgılar serüvenini çağrıştırıyor. Kitapta daha bir çok güzel söz ve diyalog var elbet ama sanırım Galata Mevlevihane Şeyhi İbrahim Dede Efendi'nin söylediği söz de kolay kolay unutulmayacaklar arasında:
''Kusur benim imzamdır. Bir ismin olduğu sürece bir kusurum olacak ve olmalı.''
Ve tabi kitabın son cümlesi:
''Belki de susmak gerçeği anlatmanın tek yoluydu.''
Not: Eflatun'u anlatan yukarıdaki karikatür, Notos dergisinde yayımlanmıştı.
Tabii ben de bulabildiğim ilk fırsatta Galata mevlevihanesini, mevlevihane müzesini ve 'susmuşlar yerini' ziyaret ettim.